|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
» Haberin devamı... |
|||||||||||||||||||||||||
|
Ahşabı
da sevdirmenin ve öğretmenin yolu herhalde önce mantığından, sonra
da uzun seneler sabrederek öğrenilmesini sağlamaktan geçer. Öyle iki
lakırdıyla, bir panelle olacak bir iş değil. -
Eski mimariyi ve tarihi kent dokusunu koruma bilinci nasıl sağlanabilir? -
Ahlaki değerleri koruyamadıktan sonra, mimari değerleri hiç koruyamayız.
Yüzyıllık camiler niye ayakta da sivil mimari örnekleri yok? Sivil
mimarinin bir bölümünü yangınlar aldı götürdü. Ayakta duranlar da
taştan yapılmış olanlar, yani yıkılmıyor da ondan duruyor.
Onda bile çirkin örnekler verildi; Beyazıt’daki Simgeşhane binasının
yarısını Adnan Menderes yıktırdı. Yani bir bütün olan mimari
eserin yarısını yol genişletilmesi adına yıktırdılar. İstanbul
yarımadasının ve eski sur içi bölgenin, tarihi Bizans ve Osmanlı İstanbul’unun,
cibiliyeti tahrip edildi. Büyük yollar açarak ve yüksek katlı
binalara izin vererek. Üniversiteler bile vahşi boyutlarda binalar yaptılar,
Fen ve Edebiyat Fakültesi’nden, başlayarak ondan sonra da Cerrahpaşa
Hastaneleri’ni, ta sahile kadar eski mahalleleri yok ede ede, eze eze yürüterek...
Bazı şeyler umutsuzluk doğuruyor, İstanbul’un Kuytu Köşeleri adında
yeni bir kitap yazdım ve basılmak üzere yayıncıma verdim. Bu kitap
dolayısıyla anılarımı tazeleme gezilerine çıktım yine. İstanbul’da,
çocukluğumu yaşadığım sokaklara gittim. Mesela çocukluğumu yaşadığım
semtlerden birisi Narlıkapıdır; oraya gittiğimde gördüm ki 1930’lu
yıllarda oturduğum ev hâlâ ayaktaydı. Tahrip olmuş, perişan olmuş,
ama hâlâ ayakta; imar oraya girmemiş, girememiş nedense(?!) Ve kademe
kademe İstanbul’un, şehir mekanları da önce Adnan Menderes imarı
gibi tahripkâr ve vicdan dışı hareketlerle, ondan sonra da mesela Boğaziçi’nin
daraltılması gibi Bedrettin Dalan depreminin getirdiği olaylarla tahrip
edilmekte. Bu şehrin tarihi hırpalanıyor ve bu şehirde örneğin
Bizans’ı, ortaya çıkartmak ahlak ve kültür borcudur. Osmanlı dönemi
eserlerine de yine hırpalamadan etrafını açmak, hatta gerektiği
takdirde etrafına eski binaları yapıştırmak ve o mekanları yaşatmak
kabil olmadı. Ne yapıp yapıp, bu tarihten sonra bile bu söylediklerimi
yapmaya çalışmakta isabet var. Ama başarılabilir mi? Bizim bu siyaset
ahlakımızla ve bu aydın kişi umarsamazlığımızla hiçbir şey
halledilemez, umursamazlık var! Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın
diyen ve bunu atasözü olarak nesiller boyu birbirine nakleden bir
milletin yakın bir gelecekte, yakın bir yüzyılda atılım yapması
beklenemez. -
Yaşadığınız ahşap evlerden örnekler verebilir misiniz? -
Samatya’da, Narlıkapı semtinde Narlıkapı çıkmazı 34 numarada
oturduk. Üç katlı ahşap bir evdi, genişliği 4.5 metre, -öyle konak
filan sanılmasın!..- derinliği 8 metre olan bir giriş katı vardı, üstünde
de iki kat daha vardı. Giriş katında bir oda bir mutfak, üst katlarda
da ikişer oda bulunuyordu. Kiracıları (yani insan kiracıları) ayrı
yaşarlardı da fareler müşterekti. Karkas binanın içinde farelerin
hem döşeme aralarında hem de karkas duvar içinde muazzam bir trafiği
vardı. Yine hatırlıyorum, 1930’lu yıllarda bir gündüz vakti deprem
oldu. Demiryolu kenarında otururduk. Demiryolunun öbür tarafındaki ahşap
evlerin çiftetelli oynar gibi göbek attıklarını gördüm. O senelerde
sebep belki başkaydı ama binalar farelerle çok ilgiliydi, tahtakuruları
da vardı. Tahtakuruları bir bela idi. Tahtakuruları ahşap evlerde yuva
yapabiliyorlardı. Tabii akar suyumuz yoktu, örneğin elektriğimiz de
yoktu. Elektrik 1935 yılında yapıldı, böyle altı kişilik bir ekip
geldi. Sabah hat döşemeye başladılar akşama eve elektrikler yandı.
Biz şaşkınlık içinde katlar arasında koşuşmaya başladık, “orası
da aydınlık, burası da aydınlık!” diye. İdare lambası adı
verilen tek mumluk lambalar vardı, onlarla yolumuzu bulurduk. Tabii
elektrikli ev aleti diye bir şey de bilmezdik, karpuz kuyuya sallandırılırdı
ki serinlesin diye. Yalnız bir başka fark vardı. O zaman fukara pazarı
olan Samatya çarşısında ucuz ucuz levrek ve barbunya ve koskoca kılıçbalıkları
dilimlenir, okka hesabı satılırdı. İstanbul, kebap bilmezdi, İstanbul
balık yerdi, nüfusu şimdikinin yirmide biri kadardı, balık da yirmi misliydi denizde çeşit
vardı. Palamut yiyenler yadırganırdı. Çünkü daha müstesna balıklar
vardı. Lüfer mevsimi ibadullah, uskumru ibadullahtı. Biz ya yelkenle ya
da kürekle Ahırkapı’ya giderdik çapari sallardık, ilk çekişimizde
istavrit gelmişse onları denize atar oltaları toplar geri dönerdik. İstavriti
yemezdik yahu, biz uskumru yerdik Samatya’da. Açtık filan ama denizden
de ekmeğimizi çıkarırdık ve ucuzdu da. 1950’den sonra İstanbul,
tarihinde ilk kez 1.000.000’u aştı insan kalabalıklaştı, balık
azaldı, kebap başladı. Ben İstanbul’un, tarihini ikiye ayırıyorum
zaten “kebaptan önce ve kebaptan sonra!..” diye. Ve biz kitap okurduk
kitap! Eminönü Halkevi bizim cennetimizdi, zaten evde -mangallı tek
odalı- ders çalışamazdık da Samatya’dan yürüye yürüye Eminönü
Halkevi’ne giderdik. Orada soba yanardı ve biz bir yandan hem ders çalışır
hem de kitaplıktaki binlerce kitaptan yararlanırdık. Sefildik ama hayatımızdan
şikayet etmiyorduk ve ülkenin geleceğinin parlak olacağına tam bir
iman içinde inanıyorduk. Şaibeli politikacıların ülkenin kaderine
hakim olabileceği gibi bir olasılık hiç mi hiç aklımızın ucundan
bile geçmiyordu. Dolayısıyla biz yine de mutluyduk ha... -
Meslek yaşamınızı anlatabilir misiniz? -
O zamanlar okulumuzun adı Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’ydü.
Orada öğrenciyken hele savaş zamanı, yoksulluk içindeyken, para
kazanmak zorundaydık saati otuz kuruşa resim çizerdik. Para kazanma
gerekliliği bizi gece gündüz geberesiye çalışmaya zorlardı. Kötü
öğrenci değildim, iyi öğrenci olduğumu da utanmadan söylerim. Bütün
derslerimizi iyi öğrenmek için yırtınırdık, bize statik ahşap, çelik
ve betonarmeyi hocamız Turgan Sabis bey öğretti. Gencecik bir adamdı,
daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde profesör oldu. Alman ekolünden
Vorhölzer, Bruno Taut, Wilhelm Schütte gibi önemli hocalar da vardı.
Akademi’nin Mimarlık bölümünü canlandıran uluslararası seviyeye
çıkarmaya yardımcı olan önemli insanlardı. Türk hocalarımız arasında
da çok değerli isimler vardı örneğin Turgan Sabis gibi, Turgan
Sabis’ten öğrendiğim
statik ve ahşap bilgisiyle 1944’de 25 metre açıklıkta bir ahşap çatı
projesi yaptım ve sonra o proje uygulandı. Tekel Genel Müdürlüğü inşaat
şubesinin danışmanlığını yapan Prof. Feridun Arısan vardı.
Projeleri o kabul ederdi ahşap çatının statik hesabını ve projesini
götürdüğüm zaman bana: “Kim yaptı bunu?” diye sorunca “Ben
yaptım” dedim, bu sefer “Sen kimsin yahu?” deyince mimarlık öğrencisi
olduğumu söyledim. Beni sınava çekti hepsini benim yaptığıma ikna
olduktan sonra Feridun Arısan bana statik işlerini verdi. Savaş yıllarında
açlıktan kurtulmanın yollarından birini de böyle bulduk. O ahşap çatı
İzmir’de Halkapınar Şarap Fabrikası’nın ek inşaatında uygulandı.
Ayrıca Düzce’de yine öğrenciliğimde inşaat idare ediyordum. Devlet
o aralar acil konutlar yaptırıyordu. Bir yandan orada ahşap bina
projeleri yaptım, statik projeleri de dahil. Yaptığım projelerde adımı
gördükleri zaman “doğru yapılmıştır” diye hemen tasdik
ederlerdi. Daha o yıllarda yeni mimarken uyguladığım, statik hesabını
yaptığım betonarme ve çelik binalarım da vardır. Kısacası öğrenimimi
bitirdikten sonra serbest mimarlık çalışmalarımı ara vermeden sürdürdüm.
1957-1972’ye kadar 15 yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik
ve Mimarlık Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak bulundum. Ulusal
ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandık. Yarım yüzyılı
aşkın meslek yaşamımda spor salonlarından büyük endüstri
tesislerine kadar çok sayıda proje ve uygulamaları gerçekleştirdim. Ahşabı
öyle terbiye ediyorlar ki içini boşaltıyorlar ve ahşabın içindeki o
boşluklara dayanıklı kimyevi maddeler dolduruyorlar, ahşap başka bir
şey oluyor, metal gibi bir şey oluyor. Yani ahşap bir nevi üniversite
tahsili görmüş insana benziyor, o artık kereste değil!.. Ahşabı
da sevdirmenin ve öğretmenin yolu herhalde önce mantığından, sonra
da uzun seneler sabrederek öğrenilmesini sağlamaktan geçer. Öyle iki
lakırdıyla, bir panelle olacak bir iş değil. |