|
|
Odun asiditesinin (pH) yapışma üzerine
etkisi ve odun levha ürünlerinde asit emisyonunun önemi
Doç.Dr. Gürsel Çolakoğlu Orm.End.Yük.Müh. Semra Çolak
K.T.Ü. Orman Fakültesi, Orman Endüstri Mühendisliği Bölümü
1. Giriş
Odunun bir çok özelliğinin, onun pH değerinden etkilendiği bilinmektedir. PH değeri, buffer (tamponlama) kapasitesi ve ekstraktif maddelerin yapıştırıcılarla karşılıklı etkileşimleri, odun malzemelerin yapışma kalitesine de tesir etmektedir. Yonga levha, kontrplak ve MDF gibi odun levha ürünlerinden meydan gelen asit emisyonu daha çok, bu levhaların üretiminde kullanılan yapıştırıcılardan kaynaklanmaktadır. Sentetik tutkallar kullanılarak üretilmiş odun kökenli levhalardan ayrışan uçucu asitler; metallerde korozyona neden olması, demir-tanen renklenmesi, sentetik vernik ve tutkalların sertleşmesi üzerine etkisi, odun koruyucuların fikse olmaları, kağıtlarda sararma gibi çeşitli etkilerinden dolayı oldukça önemlidir.
2. Odunun asiditesi ve pH
değişmeleri
Asidite ve alkalilik için kullanılan genel bilimsel ifade pH'dır. Odunun asiditesi de pH değeri ile ifade edilir. Sulu bir çözeltinin proton fazlalığı asidik, hidroksit fazlalığı ise bazik çözelti oluşturur. Buna göre nötr bir çözeltinin pH değeri 7'dir. Çözelti asitlendirilirse H+ iyonları artar ve pH 7'den küçük bir değer gösterirken, bu iyonların azalmasıyla 7'nin üzerine çıkar. Odunun asiditesi çeşitli faktörlere bağlanmaktadır. Ingruber (1958) odunun asiditesini, odun bileşenlerinin doğal
asiditesine, özellikle tuz ve ekstratiflerin miktarına ve hemiselülozların üronik ve diğer asidik grupları ile lignin ve selülozun doğal yapısındaki az miktardaki asiditesine bağlı olduğunu bildirmektedir. Ancak bazı çalışmalarda ise, esas katkının odunda mevcut, (Klauditz 1957) ya da termik-hidroliz işlemlerle meydana gelen biokimyasal ya da kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan organik asitlerden kaynaklandığı belirtilmektedirler.
Odun türlerine göre pH değeri (Grey 1958) ve puffer kapasitelerinde (Subramanian et.al 1983, Choon ve Roffael 1990) büyük farklılıklar vardır. Odunun pH ve buffer kapasitesi; odun rutubeti, ağaç yaşı ve yetişme yeri yanında, odunun depolanması ile uygulanan buharlama ve termik işlemler gibi bir çok faktöre bağlı bulunmaktadır. Yapılan bir araştırmada, aynı yetişme yerinden alınan genç ve yaşlı meşe odunlarının pH değeri ve buffer (tamponlama) kapasitelerinde önemli farlılıklar olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca meşe yongalarının absorbsiyon çözeltisinin pH değeri, kayın, çam ve ladinden daha düşük bulunmuştur. Aynı araştırmada, odundan ayrışan uçucu asetik asitle ilgisi olduğu düşünülen asetil grupları kayın odununda %4,2 olup, incelen ağaç türleri içerisinde en yüksek olarak tespit edilmiştir. Buna rağmen, diğer ağaç türleriyle kıyaslandığında pH değeri en yüksektir (Roffael 1989). Diğer taraftan kurutma şartlarının şiddetinin arttırılması durumunda çam odunu yongalarının pH değeri azalırken, buffer kapasitesinin arttığı bildirilmektedir. (Roffael 1987)
3. Odunun pH değerinin yapışma özelliklerine etkisi
Çeşitli yapıştırıcı türlerine göre, istenilen yapışma direncinin sağlanabilmesi için, odunun optimum pH değerleri farklı bulunmaktadır. Plath (1958)'a göre odun levhalarının üretiminde değerlendirilen üre ve fenol formaldehit tutkallarının sertleşme reaksiyonlarının oluşumu için, odunun pH değerinin belirli bir alanda bulunması gerekmektedir. Odun yongalarının pH değerindeki az miktardaki sapmalar dahi, sentetik reçinelerle tutkallanabilirliğini ve yapışma direncini, tutkalın jelleşme süresini geciktirerek ya da engelleyerek etkilemektedir. PH değerinin tutkal sertleşmesi üzerine önemli etkisi vardır. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre pH değerinin ekstrem olduğu, güçlü alkali ve asit alanlarda yer alan odun türlerinin tutkal bağı direnci azalma göstermektedir.
Bir çalışmada 8 tropik odun örneği kullanılmış ve yapıştırma öncesi yüzeyleri %10'luk NaOH, aseton ve alkol-benzen ile sırasıyla muamele edilmiştir. Bu işlemlerden sonra yapışma için ÜF ve resorsinol formaldehit reçineleri kullanılmıştır. Ayrıca odun örneklerinin ekstraktif madde miktarı ve pH değerleri ile ıslanabilirlikleri temas açısı ile ölçülmüştür. Sonuçta muamele edilmiş örneklerin yapışma direnci artmış, diğer taraftan ekstraktif maddeleri uzaklaştırılmış örneklerin ıslanabilirlikleri artarken odunun pH değeri de yükselmiştir. Aynı çalışmada ÜF yapıştırıcısı ile yapıştırılmış odun örneklerinde, ıslanabilirlik ve yapışma direnci arasında pozitif lineer bir korelasyon tespit edilmiştir. Resorsin reçinesi için bu durum tam gerçekleşmemiştir.
Sentetik reçinelerin sertleşmesi bir katalizatör sayesinde olur. Düşük pH değerleri ile bu işlem oldukça kolay ve hızlı bir şekilde gerçekleşir. Fakat düşük pH odunda zararlı etkilere neden olur. Özellikle odun malzemede yapışma direncinin belirlenmesinde kullanılan lif oranı deneyinde hatalı sonuçlar gösterir. Hanetho (1987), kış mevsiminde kesilmiş çam ağacı odununu taze halde ve depoda bekletildikten sonra, yonga levha üretiminde hammadde olarak değerlendirmiş ve ormandan kesiminden hemen sonra yonga levha üretiminde kullanılanların yapışma problemi ortaya çıkardığını bildirmiştir. Ancak bu husus daha çok odunun pH değişmeleriyle ilgili olacağı için kullanılacak tutkal türüne göre farklılık göstermesi mümkündür. ÜF ile üretimlerde genelde kullanılan sertleştirici NH4Cl ile tutkaldaki serbest formaldehitin presleme sırasında oluşturduğu reaksiyon sırasında oluşan HCl levhaların pH ını etkileyen diğer bir faktördür. Bu reaksiyon sırasındaki odunun hidroliziyle pH değeri düşmektedir. Odundaki ekstraktif maddelerin çeşidi ve miktarı da yapışma direncini etkilemektedir. Gerçekten birçok ağaçta diri odun ile öz odunun tutkalla yapıştırılma özellikleri arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılık öz odununda bulunan ekstraktif maddelerden ileri gelmektedir. Böylece odun ekstraktiflerinin uzaklaştırılmasıyla odunun ıslanma yeteneği ve pH'ı artar. Yüksek alkalilik gösteren odunların yapıştırılması güçtür. Özellikle yonga levhanın endüstriyel üretimlerinde karışık odun türlerinin kullanılması, odunun pH değişmelerinin tutkallamada yapacağı olumsuz etkileri azaltması bakımından faydalıdır.
4. Odunda asit emisyonu
Odundan yüksek sıcaklık ve bağıl nem şartları altında uçucu asitler ayrışabilir. Odun asitleri teknolojik bir öneme de sahiptir. Formik ve asetik asit odunun temel uçucu asitleri olup odunda çeşitli mekanizmalar sonucunda oluşurlar. Asetik asidin temel kaynağı odunda karbonhidratlara bağlı bulunan asetil gruplarıdır. Asetil grupları yapraklı ağaç odunlarında, selülozik olmayan polisakkaritlerin esterleri olarak %3-5 oranında, iğne yapraklı ağaç odunlarında ise ksilan ve glukomannan ünitelerine bağlı olarak bulunmaktadırlar. Odunun hidrolizinde formik asidinde sıklıkla görülmesi odun içinde çok az miktarda bulunan formil gruplarından kaynaklanmaktadır. Buna göre formik asit, asit ve alkali koşullar altında yada ısıl işlemin etkisiyle odun polisakkaritlerinin bozunmasıyla oluşabilmektedir. Bu tür asitler belli konsantrasyonlarda metallerin korozyonuna neden olmakta (Narayamurti 1957), örneğin asetik asit metal korozyonuna 0,5 ppm konsantrasyonda sebep olabilmektedir (Farmer 1962). Diğer taraftan pH değerinin 4,5 ve daha düşük olması durumunda korozyon etkisi artmaktadır. Sanderman et al. (1970) çeşitli odunların sudaki çözeltilerinde formik ve asetik asidin varlığını tespit ederek meşenin diri ve öz odunu arasında asit miktarı bakımından fark bulunduğunu belirtmektedir. Packman (1960) 48°C sıcaklıkta ve bağıl nemi yüksek bir ortamda depolanması sonucunda uçucu organik asitlerin miktarında değişmeler meydana geldiğini ve meşe odununun serbest asit miktarının douglas odunununkinden üç kat fazla olduğunu bildirmiştir. Ayrıca aynı araştırmacı, uçucu asitlerin miktarının, odunun asetil grupları ile ilişkili olmadığını, asetil grupları oranını az olmasına rağmen meşe odunundan, asetil grupları oranı bakımından zengin olan kayına göre daha çok asit ayrışmasına bağlayarak, açıklamaktadır. Ancak bu ifadelerin çalışmada kullanılan termik şartlara bağlı olabileceği düşünülmektedir. Çünkü Roffael (1989) tarafından yapılan başka bir incelemede WKI şişe yöntemiyle 40°C sıcaklıkta yapılan bir çalışmada, meşe yongalarının absorbsiyon çözeltisinin pH değeri, kayın, çam ve ladinden daha düşük bulunmuştur. Kayının asetil grupları %4,2 olup, incelen ağaç türleri içerisinde en yüksektir. Buna rağmen, diğer ağaç türleriyle kıyaslandığında pH değeride en yüksek bulunmuştur. Yine aynı çalışmada, aynı sıcaklık ve süre şartlarında, asetil grupları oranı %1,4 olan çam yongalarının, formik asit miktarı en fazladır. Bu açıklamalar doğrultusunda odun türlerine göre elde edilen farklı sonuçlar; ağacın yaşı, kesim zamanı, yetişme bölgesi v.b. gibi faktörlerle ilgili olduğu söylenebilir. Ancak yukarıda bahsedilen çalışmada bu farklılıkların odunun termo-hidroliz şartlarıyla ilgili olabileceği düşünülerek, aynı odun örneklerinin 103°C sıcaklıktaki absorbsiyon çözeltilerindeki asetik ve formik asit miktarları da araştırıldığında kayın odunundan, ladine göre daha fazla asetik asit daha az formik asit ayrışmıştır. Formik asitin bu termik şartlarda ladin odununda daha fazla ayrışması ladin odunun kayın odununa göre pH değerinin yüksek olmasına neden olduğu düşünülmektedir. Çolakoğlu ve Roffael'e (2000) göre, kaplamalarda ölçülen uçucu formik asit aynı kaplamalardan üretilen kontrplaklarda daha çoktur. Bu kullanılan sertleştiricinin etkisi altında presleme işlemi esnasındaki termo-hidrolizle açıklanmaktadır. Diğer taraftan asetil gruplarının miktarı, kayına göre, düşük olan meşe odununun yüksek sıcaklık şartlarında elde edilen absorbsiyon çözeltisindeki uçucu asit miktarları kayın odunundan çok fazla bulunmuştur. Bu açıklamalara göre, uçucu asitlerin ayrışma miktarı odun türlerinin asetil gruplarının termik stabilitesine bağlı olduğu anlaşılmaktadır.
5. Odundan yapılan levha ürünlerinde asit emisyonu
UF ile yonga levhanın üretiminde presleme işlemi sırasında odun yongalarında kimyasal değişmeler olduğu ve üre formaldehit reçinesi kullanılarak üretilen yonga levhalarda pH değerinin asit alanda bulunduğu durumlarda, asetil gruplarının odundan ayrıldığı bilinmektedir (Poblete ve Roffael 1985). Ancak bu kimyasal değişmeler odun levhalarının tür ve üretim şartlarına göre farklılıklar gösterir. Örneğin; kontrplak üretiminde kullanılan kaplamalardaki kimyasal değişimin daha farklı olacağı düşünülmelidir.
Çünkü kaplamaların üretiminden önce, çoğu ağaç türü için tomruklar, bir ön hidroliz olan, 60°C-80°C arasındaki sıcaklıklarda buharlama işlemine tabi tutulmaktadır. Ayrıca yonga levha üretiminde yongalar kaplamalara göre daha şiddetli kurutma şartlarında %1-3'e kadar kurutulmaktadırlar. Pres sıcaklığı da yonga levha üretiminde 170-220°C'yi bulurken, bu kontrplak üretiminde 110-140°C arasındadır.
|
|

Bu bakımdan asetil gruplarının ayrışması, kaplamalardan üretim şartları sırasındaki termik işlemlerin daha ılımlı olması nedeniyle, daha az olması muhtemeldir.
Bu nedenle tomruk buharlama ve kaplama kurutma gibi termik işlemlerle, kaplamanın üretildiği odun türünün yoğunluğu ve difüzyon özelliklerinin de, formaldehit ve asit ayrışmasını etkileyeceği kesindir.
Asit ve formaldehit emisyonu açısından etkili olan reaksiyonlar tutkal hattında presleme sırasında meydana gelmektedir. Kontrplak ile yonga levha kıyaslandığında, reaksiyonların oluştuğu tutkal hattının bir kaplamayla tamamen kapalı olması, yani yüzeyde tutkal tabakasının olmaması, emisyon miktarını azaltır. Bu bakımdan kontrplakların formaldehit ve asit emisyonu üzerine, kaplamanın anatomik yapısı ve difüzyon özellikleri ön plana çıkabilir.
Yine buharlamayla her ne kadar odunun kimyasal yapısı değişmesi söz konusu ise de, bu ön hidroliz işlemiyle odunun strüktürünün de gevşeyeceği ve permeabilitesinin artacağı dikkate alınmalıdır.
Fenol formaldehit kullanılarak üretilen yonga levhaların asetik asit emisyonu üre formaldehit ve diisosiyanatla üretilmiş olanlardan daha fazla formik asit emisyonu ise daha azdır. Bu ölçümlerin yapıldığı deney düzeneğinde ortam sıcaklığının artmasıyla, her iki asit için emisyon miktarı önemli artış göstermektedir. Roffael ve Rauch (1974), genç ve yaşlı meşe yongalarının pH ve buffer kapasiteleri arasında önemli farklılıklar olduğunu ve bu yongalardan üretilen yonga levhaların teknolojik özellikleri arasında da belirgin farkların mevcut olduğunu belirtmişlerdir. Genç meşe odunu (30 yaş) yongalarından, üre formaldehit tutkalı kullanılarak üretilen yonga levhaların, formik ve asetik asit emisyonu yaşlı meşe odunu yongalarından üretilenden daha fazladır. Aynı çalışmada formaldehit emisyonunun da, genç odun yongalarından elde edilen levhalarda daha çok olduğu tespit edilmiştir. Uçucu asit ayrışmasının genç odundan yapılan levhalarda fazla olmasının nedeni olarak, absorpsiyon suyunda yapılan ölçümlerde bu odunun yongalarının pH değerlerinin daha düşük olmasıyla ilgili olduğu ifade edilmektedir. Yonga levha örneklerinin su içerisinde 24 saat süre ile çalkalama sonucu ölçülen pH değerleri ise, genç odundan üretilenlerde (4,70), yaşlı odundan üretilenlerden (4,45) daha yüksektir. Bu husus, uçucu olmayan, yıkanabilir tanen asitlerinden yaşlı meşelerde, genç meşe odununa göre daha fazla bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Üre formaldehit reçinelerinde, formaldehit mol oranının artması, yonga levhaların pH değerini düşürürken, ayrışan formaldehit yanında asetik ve formik asit miktarını da artırmaktadır. Yukarıda ifade edilen bu hususların nedeni olarak; reçinedeki formaldehit mol oranının fazla olması, serbest haldeki formaldehit miktarını da fazlalaştırmaktadır. Bu serbest haldeki formaldehit, sertleştirici amonyum klorür (NH4Cl) ile heksametilentetraamin ve HCl oluşturarak reaksiyona girer. Üre formaldehit reçinesindeki formaldehit mol oranına göre farklı miktarlarda HCl oluşur. Bu asit hemiselülozlara hidroliz edici etki yaparak, asetil gruplarının bunlardan ayrılmasına neden olmakta ve böylece asetik asit oluşumu artmaktadır. Bunlar sulu asitlerin etkisi altında da ortaya çıkmaktadırlar (Packman 1960). Hemiselülozların hidroliz ürünleri oluşumunda az da olsa formik asitte oluşabilir (Roffael 1989). Diğer taraftan üç tabakalı yonga levhalarda, orta tabakası kayın olanlarda asetik asit çıkışı, orta tabakası ladin olanlardan çok daha fazla olduğu ve bu durumun kayın odunundaki asetil gruplarının ladine göre daha fazla olmasıyla ilgili olduğu bildirilmektedir (Çolakoğlu, Roffael 1995). Aynı çalışmada formaldehit mol oranı yüksek olan ÜF ile (Ü: F ; 1: 1,3) üretilen yonga levhaların formik asit emisyonu Ü : F; 1:1,1 olanla üretilenden belirgin olarak fazla olduğu bulunmuştur. Bunun nedeni olarak; teknik formaldehitin az miktarda (% 0,05....0,1) formik asit ihtiva etmesi ve ÜF tutkallarının üretiminde genelde katalizatör olarak kondenzasyonun formik asitle beslenmesi gösterilmektedir.
Yapılan bir çok araştırmada; ÜF tutkalı ile üretilmiş yonga levhalarla kıyaslandığında fenol formaldehitle (FF) üretilmiş levhalarda asetik asit emisyonu belirgin olarak fazla bulunmaktadır. Bu durum kontrplaklar içinde geçerlidir. Bunun nedeni olarak, alkali şartlarda oluşan tutkal hattı sırasında odunun alkali hidrolizi ile asetil gruplarının daha çok miktarlarda kopması gösterilmektedir. Yine FF ile üretilmiş yonga levhalarda orta tabakası kayın olanlarda, ladin olanlara göre daha fazla asetik asit ayrışmıştır. Bilindiği gibi kayın odununun asetil grupları %4,2 , ladinde ise %1,7 kadardır. Dolayısıyla asetik asit emisyonu açısından kayın ve ladin yonga levhaları arasındaki bu farkın belirgin olması normaldir. Melamin-üre formaldehit tutkalıyla üretilen yonga levhalarda sertleştirici olarak kullanılan amonyum sülfat oranın artmasıyla asit emisyonu önemli oranda artmıştır (Çolakoğlu et al. 2002). Diisosiyanatla üretilmiş yonga levhalarla ÜF ile üretilmiş yonga levhalar arasında ise asit ayrışması açısından önemli bir fark yoktur. Ancak diisosiyanatla üretilmiş olanların formaldehit emisyonu, fenol formaldehitle üretilmiş yonga levhalarda olduğu gibi çok azdır (Çolakoğlu, Roffael 1995). Alkali sertleşen FF reçineleri genelde fenol / formaldehit mol oranı 1/1,8 - 1/3 olarak üretilir. Pratikte katalizatör olarak özellikle NaOH gibi güçlü alkaliler kullanılır. FF reçinesinin kondenzasyonu için alkalinin kullanımı; optimum bir viskoziteye ve kondenzasyon derecesine ulaşmak için gerekli bulunmaktadır. Alkali oranının yüksek olması tutkalın depolanabilme süresini artırır. Kestane ve meşe gibi ekstraktif maddeleri yüksek oranda bulunan odun türlerinin yongalarının tutkallanmasında fenol formaldehit kullanılacaksa alkali oranının yüksek olması tercih edilmelidir (Roffael et al.1988). Bu gibi durumlarda uygulamadan önce reçineye alkali ilavesi gerekebilir. Ancak FF içindeki alkali oranının yüksek olması, yapıda kullanılan levhaların metal bağlantı elamanlarında korozyon oluşturma oranını artırmaktadır.
6. Sonuç
Yukarıda da belirtildiği gibi formik ve asetik asit gibi uçucu asitlerin düşük konsantrasyonlarda korozyon zararlarına neden olabilmektedir. Bu bakımdan odundan sentetik tutkallarla üretilen levhaların metallerle bir arada kullanılması durumunda korozyon zararları beklenmelidir. Örneğin; otomobil mobilyalarında, içerisinde metal parçaların taşındığı yonga levha ve kontrplak gibi malzemelerden yapılmış ambalaj yada taşıma sandıklarında ve bu malzemelerin kullanıldığı karavanlarda, odundan yapılmış levhaların asit emisyonunun düşük olması tercih edilmelidir. Ayrıca kütüphanelerde kitap raf ve dolaplarının, müzelerde ise çeşitli eserlerin (Kağıt, kumaş ve metalden yapılmış eserler) muhafaza kutuları yada dolaplarının üretiminde kullanılan malzemeler içinde aynı hususlar geçerlidir. Örnek olarak, kütüphane ve müzelerdeki kitap yada kağıda yazılı eserlerin renk değişmeleri yanında, pH değerleri uçucu asitlerin etkisiyle düşer, buda eskime dayanıklılıklarını önemli oranda azaltır. Aynı şekilde müzelerde değerli tablolar ve metal eserlerde de benzer etkilerin oluşması beklenmelidir. Bu tür kullanım yerlerinde, uygun şartlarda üretilmiş olan yonga levha, kontrplak ve MDF gibi levhalardan yapılan dolap, teşhir ve depolama elemanlarının kullanımı halinde uçucu asitlerin zararı oluşmamaktadır. Özellikle odun levha ürünlerinin kaplanmış olarak kullanılması ve üst yüzey işlemlerinin uygun vernik ve boyalarla yapılması bunlardan yapılan mobilyalarda emisyonu azaltmaktadır.
7. Kaynaklar
1. Choon, K.K., Roffael, E., 1990. The acidity of five hardwood species, Holzforschung, 44, (1), 53-58.
2. Çolakoğlu, G., Roffael, E., Zum Einfluß der Holzart und Verleimung auf die Abgabe von flüchtigen Säuren aus Holzspanplatten. Holz-Zentralblatt, 57, 1995, 949-950.
3. Çolakoğlu, G., Roffael, E., 2000. Flüchtige Organische Säuren aus Furnier und Sperrholz, (Characterische Unterschiede bei der Säureabgabe zwischen Fichten und Buchenfurnier bzw. -UF-Sperrhölzern), Holz-Zentralblatt, (12), 160-161.
4. Çolakoğlu, G., Çolak, S., Güler, K., Effects of hardener on some technological properties
of particleboard produced from MUF adhesive with low melamine content, Holz als Roh und Werkstoff, (Baskıda)
5. Farmer, R.H., 1962. Corrosion of metals in association with wood. Part 1. Corrosion by acidic vapour from wood. Wood 27, 443-446.
6. Gray, V.R., 1958. The acidity of wood, J. Inst. Wood. Sci. 1, 58 -64.
7.Hanetho,P.L., 1987. Jahresbedingtes Qualitatproblem bei Spanplatten durch Rohholzeinsatz. Vortrag der FESYP, 10/11.März.1087, München. S. 129-136.
8. Ingruber, O.V., 1958, The behavior of wood and wood constituents as acid-buffering systems. Pulp Paper Mag.Can. 59: 135-141.
9. Klauditz, W., 1957. Zur biologisch-mechanischen Wirkung der Acetylgruppen im
festigungsgewebe der Laubhölzer. Holzforschung 11, (2), 47 -55.
10. Narayanamurti, D., 1957, Bedeutung der Holzextractstoffe. Holz Roh-Werkstoff, 15, 370 -380.
11. Packmann, D.F., 1960. The acidity of wood, Holzforschung, 14 (6) 178-183.
12. Plath, E., 1958. Die Härtung von Duroplasten bei der Herstellung von Holzwerkstoffen. Holz als Roh und Werkstoff, 16, 467 - 471.
13. Poblete, H., Roffael, E., 1985. Über chemische Veränderungen in Holzspanen bei der
Herstellung von Harnstoff-Formaldehydharz-gebundenen Spanplatten, Holz als Roh und
Werkstoff, 43, 57-62.
14. Roffael, E., Rauch, W., 1974. Extractstoffe in Eiche und ihr Einfluss auf die Verleimbarkeit mit alkalischen
Phenol-Formaldehydharzen. Holz als Roh und Werkstoff, 32, 182 -187.
15. Roffael, E., 1987. Einfluss der Trocknungsbedingungen auf Kiefern späne und ihre Verleimbarkeit mit
UF-Harzen, Holz als Roh und Werkstoff, 45, 449 - 456.
16. Roffael, E., Dix, B., Buchholzer, P., 1988. Untersuchungen über den Einfluss des Alkalis in
PF-Spanplatten. Adhäsion, 12, 21-29.
17. Roffael, E., 1989. Abgabe von flüchtigen organischen Säuren aus Holzspanen und
Holzspanplatten, Holz als Roh und Werkstoff, 47, 447-452.
18. Sanderman, W., Gerhard, U., Weissmann, G., 1970. Untersuchungen über flüchtige organische Sauren in einigen
Holzarten. Holz Roh-Werkstoff, 28, 59-67.
19. Subramanian, R.V., Somesakharan and Johns, W.E., 1983. Acidity of Wood. Holzforschung, 37, 117 -120.
|