AHSAP EV
BOYA
DUVAR PANEL
EMPRENYE
KAPI
KAPLAMA
KERESTE
KONTRPLAK
MERDİVEN
OSB
OYUN PARKLARI
PARKE
PENCERE
PROFİL
SAUNA
ZEMİN KORUYUCU
 

 


 

» Haberin devamı....    
 
Mimaride Uluslararası  Bir Başarı Öyküsü
 

Tuncer Çakmaklı: “Doğaya karşı iki türlü korunuyoruz. Bir giysilerle, iki mimariyle. Dünyada en büyük tasarımcılar da mimar kökenlidir: Armaniler, Ferreler... Çünkü her ikisinde de belki bilgi ve becerisine göre başarıları farklı olsa da temel yapısı hep aynıdır: İnsan. İnsanın kendini mekanda huzurlu ve korumalı hissetmesi lazım, diğerinde de bedenini. O bakımdan örtüşmeler var.”
- Önce okuyucularımıza sizi tanıtalım. Ne zaman doğdunuz , nasıl bir eğitim aldınız? Mimarlıkla ilgili süreç nasıl devam ediyor, bugüne kadar neler yaptınız?  
- İstanbul’da doğdum. Gelişme süreci içinde, insanlar hangi mesleğe yöneleceklerini bazen eğitimlerini bitirdikten sonra, bazen dürtülerle, bazen de ilgi duydukları alanlarla farkediyorlar. Bende de öyle oldu. On onbir yaşlarında yavaş yavaş, mimarlığın belki ne olduğunu bilmeden, planlar çizmeye ve marangozun yanında çalışmaya, yaz aylarında marangozların yapmış oldukları mobilyalara yardım etmeye başladım. Ayrıca daha çok ilgi duymaya, o işten mutlu olmaya, onunla bağlantılı olarak da iç mimarların ve birtakım insanların yanında dostların tavsiyeleriyle, çırak olarak değil de öğrenme gayesiyle çalıştım. Ondan sonra 1976 yılında liseyi bitirdikten  sonra olaylı dönemlerden dolayı bir şansı değerlendirip, Almanya’da Karlsruhe Teknik Üniversitesi’nde okudum. Bilmediğimiz bir kentin üniversitesiydi ama bitirdikten sonra veya şimdi daha iyi bir gözle görebiliyoruz. Almanya’nın en büyük ve en köklü teknik okullarından birinde okumuşum. Hertz, Sıemens, Benz gibi insanların eğitim aldığı, yani köklü bir teknik okulun mimarlık ocağında, hem ahşap hem metal atölyelerinde öğrencilerin bir fiil atölyelerde çalışarak, kaynaklar yaparak, marangoz atölyelerinde mobilyalar yaparak ve sonunda da mühendis olarak mezun olunabildiği bir teknik üniversiteyi bitirdikten sonra, uzun yıllar Karlsruhe kentinde kaldım ve bir çok projelerde çalıştım. Bir takım projeleri hocalarımla tamamladım. Ondan sonraki dönemde de 5 yıl boyunca Aachen Teknik Üniversitesi’nde proje ve yapı üretimi hocalığı yaptım.  O süreç içinde proje derslerinin dışında ahşap, çelik dersleri verdim, tam kadrolu ve yoğun bir eğiticilik süreciydi. Aynı dönemlerde bazı projelere dolaylı olarak destek verdim, çünkü yasal olarak büro açmama izin verilmiyordu. 1991 yılının sonunda da Türkiye’ye döndüm. Bu süreç içerisinde; Aechen  Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliğim sırasında bir çok ülkede; Barcelona’da, Yunanistan’da başka kentlerde verdiğim derslerle, workshoplardan bir kaçını İstanbul’da da yapmıştım. Dönünce Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olmam için yapılan teklifi kabul ettim. Haftada iki gün proje dersleri veriyorum. Bunu profesyonel çalışmamızın bir gereksinimi olarak görüyorum. Oraya haftada iki gün öğrencilerden de bir şey öğrenme gayesiyle, -günlük proje üretiminde yaşadığımız sıkıntıları aşıp, müşterilerin baskılarını görmeden- öğrencilerle bilgi alışverişi yapıyoruz. Bunların dışında imkanlarım dahilinde büromuzda kapı tokmağından kent ölçeğine kadar, bazen de eğer müşterilerimiz isterse gelinliğe kadar çok yönlü tasarımlar yapıyoruz. Bu bir hedef ve  mimarlığı iki kolda tanımlıyorum. İnsanın doğaya karşı korunması gerekiyor. Doğaya karşı iki türlü korunuyoruz. Bir giysilerimizle, iki mimari ile. Dünyada en büyük tasarımcılar da mimar kökenlidir: Armaniler, Ferreler... Çünkü her ikisinde de belki bilgi ve becerisine göre başarıları farklı olsa da temel yapısı hep aynıdır: insandır. İnsanın kendini mekanda huzurlu ve korumalı hissetmesi lazım, diğerinde de bedenini. O bakımdan orada örtüşmeler var. Ancak ana çalışma alanımız mimarlık.
- Bu bina anladığım kadarıyla eski bir bina.
- Evet Avrupa’dan dönmeden önce bu bölgede bir bina arıyordum. Çünkü mimarlar kendi kent kültürlerini korumakla görevlidirler. Yani sadece bir takım ürünleri üretmek değil, varolan kalitelere de değer verilmiyorsa, ilk duyarlı cevap verecek olanlar bizleriz. Bu bölge çok yıpranmış ve dökülmek üzereydi - ki dünyada ender diyebileceğimiz kaliteye sahip-  binaları var. Bınamızı yeniledik ve büromuzu  taşıdık. Burası 120 yıllık bir binadır. Galata böyledir 80-120 yıllık binalar vardır.  
- 120 yıllık bir bina oturmak sizi deprem açısından nasıl etkiliyor?
- Daha güvenceli. Bizim mesleğimizin temeli bu. Binaların ne durumda olduğunu tespit ediyoruz. Bir binayı ele aldığınızda, duvarlarına ve taşıyıcı kolonlarına baktığınızda kalınlıklarını görürsünüz. Bu kalınlıkta tek betonarme apartman bulamazsınız. Ayrıca, hem ahşap hem taş, binlerce yıldır iyi birer yapı malzemesi olduğunu ispatlamıştır. Betonarme değil. Bu yaşta bir betonarme bina bulmak pek mümkün değildir. Bu binada bazı noktalarda güçlendirme yaptık. Temeli taş temeldi, kaymasın diye biraz destek verdik. Böyle bir binayı yıkmak için binanın çok harabe vaziyette olması lazım, tuğlaların  rutubetten kendi taşıyıcı güçlerini kaybetmesi lazım. Öyle bir durum yoktu. Yaşanan bir binaydı. Sadece çürüyen bölgeleri tamir ettik.  Bütün bunların dışında gördüğünüz gibi çok ufak bir bina burası. Her katta bir aile oturuyordu. Üç odalı, mutfaklı, tuvaletli bir mekandı. Ama  eski ustalar, küçük alanları da mimarlık anlamında değerlendirebiliyorlarmış. Kapılarımız da hala orjinaldir. Daha önceki bürom da Ortaköy’de 80-90 yıllık binaydı. Binayı yapan usta merdiveni nasıl yaptığını, binaya nasıl girildiği, kuyusunu, sarnıcını düşünmüş... Bu aynı zamanda büroda çalışanlar için de bir avantaj. Mimarlık üretilen ortamda sürekli kaliteli mekanlarda yaşayarak öğreniyorlar. Döşemeler volta döşeme, yığma duvarlar üzerinde o kadar ince yapmış ki, sarsıntılarda -bunlar birbirine bağlı olmadığından dolayı- esnek olarak hareket edebiliyor. Hareket eden bir şey kopma noktasına gelmiyor. Rijit bir yapıda ise ya harekete direneceksiniz ya da kırılacaksınız. Bu nedenle depremden sonra Adapazarı’nda hukukçular için bir ahşap strüktürlü bir yapı  modeli geliştirdik. Orada da ahşabın nasıl olacağını gösterdik. Bu yapılarda,  o zaman depremi bilmeyen bir toplum yaşamıyordu, depremler hep yaşanıyordu. O yüzden böyle bir binada yaşamak daha mı iyi derseniz, alt yapısı incelendiğinde diğerlerine göre daha iyi tabii ki.    

- 1991 de Türkiye’ye geldikten sonra  ilk çarpıcı projenizi nasıl aldınız? Sanırım o zaman bu kadar tanınan bir mimar değildiniz? Zorluklar çektiniz mi?
- Evet. Tabi şu avantajımız oldu; Avrupa’da üretkenliğimiz ve çalışmalarımızdan dolayı, ilk başta oradaki bazı kentlere danışmanlık yaptık. Onun dışında Alman Devleti’nin İstanbul’daki  yapı işlerinin sorumluluğunu aldık. O tarihlerde Tarabya’daki binaların durumları çok kötüydü, bazı çalışmalarla onlara yardım ettik. Türkiye’de girmediğimiz yarışma kalmadı. Ama Türkiye’de nedense hep elendik. Aynı süreçte yurt dışında katıldığımız yarışmalarda ise en kötü derece olarak mansiyon aldık. Daha sonra uzun bir zaman artık bu tür çalışmalara girmemeye karar verdim, çünkü bir anlamı olmuyordu. Ayrıca maliyetleri de çok fazla oluyordu. Bunu artık toplum kendi değerlendirmek zorunda. Çünkü bu tarz yarışmalar yapılıyorsa eğer ortada çok kaliteli projeler ve binalar olması lazım, olup olmadığını görüyoruz işte... Bakın Viyana’da 1920’li yıllarda, bir mimar kente bir bina yaptığında, toplum tarafından eleştirilmediği görülmemiştir. Basın sayfalarca yer ayırır, binanın hangi mimar tarafından nasıl yapıldığını veya mimarı beğenmiyorlarsa davalar açarak tepkilerini gösterirlerdi. Yani toplumun duyarlı olması çok önemli. Siz bunu dergi çıkararak gösteriyorsunuz.

- Sizde topluma karşı büyük bir sorumluluk duygusu görüyoruz.
- O olmazsa tabiki herşeyi kabul edersiniz. Herşeyi kabul etmediğiniz zaman eleştirel yaklaşım içinde oluyorsunuz. Hergün dışarıda bu endişeyle yaşıyorsunuz. Kimsenin zorla böyle hissetmesini sağlayamazsınız, bu baskıdır kontroldür. Bunu nasıl yaparsınız? Dediğim gibi iyi bilgilendirme ile, başka şansınız yok. Bir de çok iyi kalitedeki yapılarınızı göstererek. Çünkü mimarlık son yüzyılda bozguna uğradı. Niye bozguna uğradı? Çünkü mimarlık birden ekonomik bir alan olmaya başladı ve mimarlık daha gerilere gitti. Ne oldu? Mimar değil müteahhitler işi yapar oldu. Bakın hangi şantiye tabelasında mimarın adını görebiliyorsunuz! Hep müteahhit ya da müteahhit firma adı vardır. Niçin Avrupa’daki büyük kuruluşlar ceplerinden para çıkarıp büyük bir ödül vermeyi düşünüyorlar. Ahşap sergisi Ağustos’un sonuna kadar Berlin’de sonra dünyayı gezecek. Bunu hep ceplerinden ödeyerek yapıyorlar. Niye yapıyorlar? Bir kere ahşap sanayicileri birliği, ikincisi ahşap ustaları birliği, üçüncüsü mimarlar birliği hep aynı amaçla topluma mimarlığı ve kaliteyi tanıtmak için.

- Bu en son başarıya gelene kadar ki süreçte bize vermek istediğiniz çarpıcı örnekler mı?
- Ahşap bizim tek malzememiz değil. Mimar soruna net cevap verebilmek, mimari söylemi de dahil olmak üzere, mimari cevabı da dahil olmak üzere, malzemesi de dahil olmak üzere, daima her ürüne ve her düşünceye açık olmak zorundadır. Ben böyle çalışıyorum, ben bir stilde çalışırım  demek yok. O bir kere kural olmalı. Yani bazı bölgeler müsaittir, siz o bölgelere o tür malzemeler kullanabilirsiniz,  bazen de durum onu gerektirir o tür bir mimari kullanmak durumunda kalırsınız. Tek malzeme kullanıyorum diye bir şey olamaz. Zaten o türlü düşünen kalıplaşmıştır, bir bilgisayardan farkı yoktur.  Biz çalışmalarımızda buna dikkat ediyoruz. Çalışmalarımızda kapı kulpundan kent ölçeğine dememizin sebebi de, her alanda bir kenti tasarlamak, bazen bir kapı tokmağı tasarlamaktan daha kolay olabilir. Orada birşeyler üretmek, çalışmak istiyorsanız ve sizde bir katkıda bulunmak istiyorsanız,  belki her ikisi de aynı derecede emeğe ihtiyaç duyabilir. Mesela; ufak bir objenin tasarımıyla,  bir diğerinin arasında zaman dışında hiç bir fark olmayabilir.

- Kent ölçeği denince aklıma Balat’taki proje geldi. Sizin o projeyle bir ilginiz oldu mu?
- Olmadı. Ben Habitat süresince -Beyoğlu’nu Güzelleştirme Derneği üyesiydim- Beyoğlu ve İstanbul Belediyesi’ne,  İstiklal Caddesi’nin düzeltilmesi için, aydınlatmasından tutun da diğer birçok işinde çalıştım. Ayrıca gece yarılarına kadar ağaçlandırılsın diye başında durdum. Bir çok insanla mücadele ettim. Ama söylediğimiz ağacı dikmediler. Yaptığımız, çizdiğimiz projeye uygun şekilde ağaçların çevresini, aydınlatmayı yapmadılar.
Bizim tasarımımız haça benziyor diye, onlar boynuz şeklinde yaptılar. Orada verdiğim mücadeleyi görseniz gülersiniz, ne gereği vardı diye. İstiklal Caddesi yaya yolu olduğu için, insanların durakladıklarında güneşe veya yağmura maruz kalmamaları için ağaçlandırılmasını istedim. Tabi bir kaç ağaçlandırma yaptılar. Ama gidin görün turk fındığı yerine  çamlar  dikildi.  Zaten mimarlığın temelinde; insanın gereksinimlerine en iyi şekilde cevap vermek, ondan sonra da duygusal ihtiyaçlarına cevap vermek esastır. Duygusal yönden tatmin etmek de mimarlıktır. Son olarak Kadıköy ve Moda yarışması oldu. O yarışmaya katılmamız, biraz orada büyümemizden, oralı olmamızdan kaynaklandı. Aşağı yukarı 36 m2 proje ürettik. Orası dünyanın en güzel yerlerinden biridir. Çünkü,  Harem İskelesi’nden itibaren bütün tarihin yattığı bir bölgedir. Ağaçlandırma yapan, yeşil alanlar olarak  burayı tanımlayan projeler değerli bulundu. Hiç kimse böyle bir lükse sahip değildi, neden sahip değildi; bir kere bölge ihtiyaç duyduğu finansmanını kendisi  sağlamak zorunda. Biz ise bir düşünceyi harmanlarken daima onun bölgeden gelen ihtiyaçlarına cevap vermesi gerektiğini unutmadık.

 


Büyük bir kentin, kültürel faaliyetlere, toplumun biraraya gelip bilgilenmeye ihtiyaç duyacağı bilim müzelerine, modern sanatlar müzesine, biraz da para getirecek ticari ve gerçekten çok üst düzey konut veya otellere ihtiyacı vardır. Bu tarih sürecince de var.
Bir cami yapılırken, hemen altına çarşı yapılır, çünkü onun geliriyle  caminin geçimi düşünülür. Bunları düşünmek lazım. Biz bu düşünceleri kurduğumuz zaman proje oluşuyor. Biz hayal aleminde yaşayıp, birşey yapmıyoruz. Özellikle problemleri görüp, onun üzerine bir takım cevaplar veriyoruz. Ama bir bakıyorsunuz inanılmaz yerlerde inanılmaz  düşünceler  ödüllendiriliyor. Mesela; Haydarpaşa ile Kadıköy Rıhtımı’nın bir koyu var. Kendi doğal olarak dolgularla bir form oluşturmuş. Bütün ödül alanlar orayı daireye çevirmişler. İnanın o daire formunu yaratmak için milyonlarca para harcamak gerek. Niçin? Daire olsun diye.
Bunların dışında ne yapıyorsunuz diyorsanız, birtakım konutlar ve villalarda  çalışmalar yapıyoruz. Avrupa’da, yaptığımız bazı çalışmalarla katıldığımız yarışmalarda ödüller aldık. Almanya’da Alman Cumhurbaşkanlığı’nın “Çalışma Recidence”ında bir ödül aldık. Bunlar geçen yıllarda. Onun dışında Kosbaş inşaatına başladık. İzmit Kocaeli Serbest Bölgesi’nde şu anda onun yanında Alman Kızıl Haç’ı için bir bina yapıyoruz. O da bir iki ay sonra başlayacak. Almanya’da finansmanı toplanmış, Türk Kızılay’ına bir hediye olarak yapılıyor.
Ayrıca bunların dışında  donanmaya projeler yaptık. Almanya’da bir takım işlerimiz var. Birkaç yıldır Tarabya’da, Bayındırlık Bakanlığı’nın imzasını bekleyen bir proje var, herşeyi hazır. Yine aynı arazide Almanlar için toplantı ve gösterim merkezi olarak yapılmış yeni bir proje. Bayındırlık Bakanlığı’nın imza atmasını bekliyor.
Geçen sene Saraybosna Üniversitesi yarışmasına katıldım ve tek Türk  olarak ben ödül aldım.
Şu an Hong Kong’daki büyük bir yarışma için çalışıyoruz. Büro inanılmaz boyuttaki Hong Kong maketi ile kaplandı. Dünya’da mimarlar -bu bilinen bir şey- sürekli üretmek zorundadır. Kazanmanız önemli değil, ne yaptığınız önemli. Sizin orda varlığınız ve projeleriniz önemlidir. Ama önemli olan siz üretkenliğinizi dünya piyasasındaki sorunlara, dünya gündemindeki -neresi olursa olsun- sorunlara cevap olarak sunmuyorsanız, başka bir konu geldiğinde -artık dünyada yarışmalar öyle oluyor- davetli edilmezsiniz. Ama doğru işler yapıldığında çalışmalarınız bekleniyor “Yolla bakalım, neler yaptın” deniyor. Ödül falan hiç sorun değil, oraya katılmış olmak ve kalite  üretmiş olmak önemli. Bunu üretebilmek için de maddi bir gücünüz olmalı. Ayrıca bunları üretebilmek için de içinde bulunduğunuz toplum destek vermeli. Yani burada çok iş alan insanlar var. Burada çok iş yapmak bir kriter değil. Nerede oturduğunuz önemli değil, eğer üretici bir insan varsa Avrupa’daki bir insan gelip, benim projemi sen yap diyebiliyor. Yurt dışında ulusal birlikler kayda değer çalışmaları olanları takip ederler, kimin ne yaptığına bakarlar. Enternasyonel birlikler çalışmalar çok farklı ülkelerde olduğu için takip edemezler. İnsanların takip edildiklerini bilip, ona göre  hareket etmeleri lazım. Bizim dört projemizden biri ödül aldı, diğerleri de sergileniyor.  
-Türkiye’de de sergilenme ihtimali var mı?

-Bu mümkün tabii ki, ama daha sergileme bitmedi. Yurtdışında Ahşap Birliği olarak panoları yaptılar. Ödül alanlarla ilgili bir broşür çıkarttılar.
- 28 Mart 2002’de bizim Feshane’de Zemin Fuarımız var. Fuarda bu çalışmaları gösterebiliriz.
- Tabii, neden olmasın. Alman Mimarlar Birliği Başkanı’na yazarım. O da tarihlere bakar tarihlerde uyarsa böyle bir çalışma yapabiliriz.

 Dünyada ahşaba çok önem veriliyor. Alman Fuarlar Birliği, Alman Mimarlar Birliği, Ahşap Sanayiciler Birliği, bir de Ahşap Marangoz Ustaları Birliği bunları organize ediyor. Bunların hepsi finansmanını sağlayan insanlar.

- Sizin son olarak ödül aldığınız projenizden bahsedelim isterseniz?
- Bu hikaye, bir Osmanlı Padişahımızın, Alman Kaizeri’ne, Tarabya’daki 170 dönüm ormanlık bir araziyi hediye etmesiyle başlıyor. Burası büyükelçi, ikinci büyükelçi, birtakım  elçilik görevlileri olmak üzere toplam 5 tane ana bina, 1 tane faytoncu evi, bir tanesi de bahriyelilerin hem askeri koruma yaptıkları hem de kaldığı bir binadan oluşan ahşap binalar topluluğu. Binalar aşağı yukarı 1800’lerin sonunda yapılmış. Tamamiyle meşe taşıyıcıların üstünde. Tahmin ediyorum daha eski dönemlerden -ya Osmanlı ya da Bizans dönemlerinden kalma- bazı kalıntıların bulunduğu binalar var. O bölgede sıcak su kaynakları varmış. Çünkü arazinin iki kolundan su kanalları denize ulaşıyor. Bu da gösteriyor ki; su bakımından oldukça zengin bir bölgede binalar inşa edilmiş. Fakat savaş yıllarında tahmin ediyorum Almanlar için çok önemli bir konuma sahip. Ondan sonra büyükelçiliğin Ankara’ya taşınması ile birlikte önemini kaybetmiş. Bundan 15 yıl önce  yanlış boyamalarla ahşap hava alamayacak, veremeyecek bir duruma getirilmiş ve tabi çürümeye başlamış.
Bir de oturulmaması, havalandırmamasını binanın yaşam kalitesini düşürmüştür. Yaşam bir yerde binaların da yaşamasını sağlıyor.
Binanın çevresine kanallar yapılmış. Kanalları ilk defa ben keşfettim. Çünkü işin ilginç yanı, bizden 10-15 yıl önce yapanlar yağmur suyu kanalı sanıp, yağmur suyu kanalını oraya bağlamışlar. Halbuki onlar topraktan gelen nemi, suyu binaya almamak için yapılmış, havalandırma kanalıdır. Bizden öncekiler burayı havuz gibi yapıp, bütün temelleri suyun içinde çürümeye bırakmışlar. Çünkü inanılmaz bir küfle karşılaştık. Çalışma yoğun bir takibi gerektirdi,  her gün oraya gidip, ustalar bölgeleri açtıktan sonra  tespit ediyorsunuz geri geliyorsunuz. Yani oldukça ağır, külfetli olan bir iş. Bir de Almanların, Doğu Almanya ile birleşmesinden sonra ellerinde çok büyük döküntü binalar kaldı ve tüm dünyadaki yapılarına para yetiştiremediler, biz uzunca yıllar çok cüzi rakamlara bu işleri toparlamaya çalıştık. Bazılarını hatta bir iki yıl sonra yıkılacak aman yıkılmasın diye korumalarla destekledik. Sonunda bir iki binayı onardık. Türkiye’de bilmiyorum belki yapılmıştır, belki yapılmamıştır ama binanın bazı taşıyıcılarının, mesela; en son artık kurtulamayacağını tespit edip, ona göre binayı askıya alıp, taşıyıcıyı çıkarıp, yerine tekrar koyarak tamamen doğal ilaçlamalarla ve sistemlerle, birde cepheyi havalandırarak yeni bir şekilde binayı canlandırdık.
Tahmin ediyorum ödül alabilmemizin nedenlerinden biri de, binanın kendi mevcudiyetini bozmadan  bu ağır inşaat denemelerini yaparak, bir de gelecek nesillerde daha canlı kalabilmesi için, yeni bir sistemle onarmamız neden oldu. Binayı havalandırmamız çok önemli bir konu. Bu tabi son 20-30 yıldır yapılıyor, eski ustalar da yapıyordu, .Biliyorsunuz ahşap iki farklı nemle biraraya geldiği zaman dönme ve eğilme eğilimi  gösterir. Bu durumdan kurtarmak gerekir. Bunun gibi detaylar, bazı teknik olarak içine giremeyeceğim detaylar ve sonunda mimari olarak baktığınızda tasarım anlamında hiç bir şey değiştirilmedi. Sadece değişim şu şekilde oldu; teknik olarak yapının daha yüzyıllar boyu yaşayabilmesi için ne gerekiyorsa o yapıldı.  
- Bu proje ne kadar zaman aldı?
- Daha önce anlattığım gibi, maddi imkanların kısıtlı oluşu ve zaman zaman gelmesi nedeniyle bazı dönemler işlerin durdurulup, uzun yıllar beklenmesi gerekti. Toplam baktığınızda 3,5 yıl. Yoksa paralar zamanında gelseydi 1,5 yılda biterdi.
- Söyleşimizin başında bahsettiğiniz Adapazarı’ndaki ahşap yapılara biraz değinelim isterseniz.
-İzmit’te deprem zamanında tanesini 1000 $’a malettiğimiz 4 ev yaptık. Burada ustalar herhangi bir ücret almadan çalıştılar. Keresteciler de kar almayacaklardı, fakat hiç ilgilenen olmadı ve öylece kaldı. Ahşap olduğundan dolayı çok kolay eklemeler yapılabiliyor, çok kolay sökülebiliyordu ve bir haftada 500-700 arası üretebilecektik. Fakat sadece Atina’yla İstanbul Baroları ilgilendiler. Hoşlarına gitmiş, para biriktirmişler, davalar savunmasız olmasın diye büroları kalmamış avukatlara adliyenin arkasında ayrı bir yerde toplam 144 avukat için ofisler açıldı. Komple masif ahşap. Masalarını bile yaptık.. Kimse inanamadı bunun Türkiye’de imal edildiğine. Herşeyin dışardan geldiği zannediliyordu. Hayır sadece kerestelerimizi aldık, çünkü daha ucuzdu.
- İlk sayımızda oldukça ayrıntılı olarak, Finlandiya’daki Sibelius projesini konu almıştık.
- Tabi bu tür projeler çok önemli. Fillandiyalılar ahşapta artık çok iyiler.  İşte bu hep dürtülerle alakalı. İnsanlar bu iyi deyip kalıplaşmış prefabrike birşey değil de, ben binamı ahşap istiyorum veya kombine istiyorum taş-ahşap diyebilmeli. O zaman o projenin mimarı olarak oturup düşünürsünüz. Yani bu taleplere bağlı.
Geçen gün Ankara’dan  Beypazarı Belediyesi’nden aradılar. Onlar da eski binalarını restore etmişler.
- Ahşap evlere yatırım var. Yurtdışından ahşap evler geliyor.  Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
- O ahşap mimarlığını geliştirmez. Biz bunu yaptığımızda da onlar vardı. Biz taklit ettiğimizde 1000 $’a, eğer talep olsaydı, daha da birtakım yöntemlerle ustalarla belki biraz daha ona rakip olacak bir boyuta gelecektik. Talep olunca ustalarda o konuda bilgilenmeye devam edeceklerdi. Ben bunları yaparken Kastamonu’dan getirdim ustaları. Onlar bir ülkenin sanayi ürünü, ahşabı çok iyi bir şekilde yeniden üretebiliyorlar, yetiştirme alanları var. Mesela bizim selvimiz Kanada’dan daha iyi. Bu ülkedeki ahşap kültürü ne oluyor, yabancı ustaları ve yabancı sanayii desteklemiş oluyor. Önemli olan, bizim burada seri bir üretim ile birşeyler üreterek kendi toplumumuza fayda sağlamalıyız. Hammadde almak önemli değil, önemli olan bizim burada kaliteli üretim yapmamız ve onların gelip bizden almaları. Sonunda insanlar nasıl geçinecekler burada. Siz burada üretiminizle paranızı başka bir yere aktarırsanız, o toplumu geliştirirsiniz. Eğer ahşap sanayicisi bunu bilmiyorsa çok yazık. Bu nasıl olacak? Ahşap sanayicisi onu bilen ustalara değer verecek, ustalar bilgileriyle gelişecekler ve mimari açıdan  da bilgili insanlar yetişecek. Nasıl yetişecek? Burada ahşapla çok uğraşılırsa, tabii ki sizin de o zaman her konuda bilginiz olacak. Bu böyle. Yoksa şurdan burdan hazır birşeyler getireceksiniz. Kendi toplumuna kendi mimarına güvenmediğin zaman durum böyle olur. Şimdi araba üretmeyebilirsiniz. Ama bunu üretebilirsiniz.
Sanayini ona yönlendireceğine buna yönlendir. Ustalarımızda, beceri de var duyarlılık da var. Bu sistem son yüzyıllarda Avrupa’da gelişmiş bir taşıyıcı sistem, karkas sistemi. Biz aynı şekilde yapalım, hiçbir yabancı bizim fiyatlarımızla yapamaz. Seri üretimle değil, bire bir mimarlarla çalışması gerekir. Ben bir bina istiyorum, ahşap olmayabilir, çatıyı bile ahşap çatı yapmak zorunda değilsiniz. Şimdi yanda ahşap çatı yapacaklar, zımparalıyor, çivi bile çakmasını bilmiyor. Her yer toz içinde. Detayını bilmiyor. O yüzden de ne yapılacak, bilgili olunacak, biliyorsunuz ahşap konusunda bilgili olan bir tek ben değilim bir çok insan var.  Türkiye’de her şey yapılabiliyor. Masif ahşap neden yapılmasın. Sonunda detaylarını verirsen lamine yapacaksın veya şöyle yapacaksın deyip, çam ve ona göre de akıllı bir cila ile koruyacak bir örtü ile de kapladığın zaman süper bir görünümde de kalır. Kimyan yoksa, hammadden yoksa onlar alınır.
- Verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyoruz. Kazandığınız ödülden ötürü de kutlarız.