AHSAP EV
BOYA
DUVAR PANEL
EMPRENYE
KAPI
KAPLAMA
KERESTE
KONTRPLAK
MERDİVEN
OSB
OYUN PARKLARI
PARKE
PENCERE
PROFİL
SAUNA
ZEMİN KORUYUCU
 

 


 

» Haberin devamı....    
 


Yasalar Ahşaba Karşı
Oktay Ekinci: “Yönetmeliklere göre ahşap yapı 2 kattan fazla olamaz. Bu yasa son 1yıldır o kadar tutucu bir şekilde uygulanmaktadır ki, eğer eski bir eser varsa, çok fazla yıpranmışsa ve yeniden yapmanız gerekiyorsa, diyorlar ki 2 kattan fazla yapamazsınız. Yani tarihi de yok et diyorlar. 
Bu seminerin Mimar Sinan Üniversitesi’nde ve özellikle de Mimari Tasarım Ana Bilim Dalı ile birlikte düzenlenmesini çok olumlu bulduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Aslında bugün tartışacağımız konu, bir mimarlık kültürü sorunudur. O yüzden keşke bir de mimari kültür sorunları kürsümüz, ana bilim dalımız olsaydı. Değerli arkadaşımız Deniz İncedayı ile sevgili hocamız Sümer Gürel’in geçenlerde Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yapılan Mimarlık Eğitim Kurultayı’na sundukları bir bildiri vardı, çok güzel bir bildiriydi. “Önce aydın olmak gerekir, aydın olunmadan mimar olunmaz” çağrısı yapan, üniversite eğitiminde konulara bütüncül yaklaşmak gerektiğinin yaşamsal hale geldiğini vurgulayan bir bildiriydi.Gerçekten de bu konuya bütüncül baktığımız zaman aslında teknik bir yapı malzemesi tartışmasının ötesinde ve öncesinde bir kültür sorunuyla karşı karşıya olduğumuz görülür. Bu kültür sorunu koruma dediğimiz kavramın sadece geçmişten geleceğe belge aktarmakla sınırlı bir anlayışta kapalı kalmasından kaynaklanmaktadır. Geçmişten geleceğe belge aktarmanın ötesinde, geçmişin birikimlerinden esinlenmek, ondan beslenmek önemlidir. Geçmiş  neden değerlidir; ondan ilham alacağımız değerler nelerdir ve çağdaş yaşamda, çağdaş mimarlıkta tasarımda ve çağdaş planlamada geleceğe dönük çalışmalarımız için geçmişin öğrettikleri neler olmalıdır sorusunun, bizdeki koruma konseptinde olmadığının bir başka göstergesidir bu ahşaba ilişkin tartışmalar... Çünkü gerçekten Ersen Bey’in söylediği gibi konu hiçbir zaman bir ahşap sevdası da değildir. Herhangi bir betonarme bina, çelik bir bina veya ahşap bir bina hepimizi çok etkileyebilir ama burada asıl olan, geçmiş ve gelecek arasında bir kültürel sürekliliği kurma noktasında, ahşap geleneğiyle o malzemenin olumlu yanlarına nasıl bakmamız gerektiğini tartışmak durumundayız, yoksa hiçbir zaman hiçbir mimar bütün dünyadaki yapılar ahşap olsun gibi bir şey düşünemez. Özellikle betonarmeden başka bir şey öğrenmemiş ve bundan sonra da o yöntemden başka bir uygulama yapma şansı bulunmayan insanların profesyonel beklentilerinden kaynaklanan refleksleri elbette ki vardır. Bu refleksleri biz pek fazla önemsemiyoruz ve betonarmeye tutsak olanların tepkilerini anlayarak, yine de bu konuya giderek daha fazla önem verilmesini istiyoruz. Konuşmamın başlığı gerçekten çarpıcı gibi  görünüyor; “Yasalar ahşaba karşı”... Aslında yasalar ahşaba karşı olmaz, yasayı hazırlayan kişiler karşı olur. Ben 3 başlık altında çok kısa sunmaya çalışacağım konuyu. Yasaları yazanlar neden ahşaba karşı? İkincisi nasıl karşılar, onun örneklerini vereceğim ve birkaç cümleyle de çözüm konusundaki fikirlerimi vereceğim. Neden ahşaba karşılar sorusuna baktığımız zaman karşımıza evrensel bir gerçek çıkıyor; çünkü mirasın ya da geçmişten gelen birikimlerin korunması bilincine sahip değiller. Böyle bir bilinç vardı Türkiye’de, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir aydınlanma bilinci filizlenmişti, fakat 1950’lerden sonra gerek siyasal yaşamda gerek bürokratik yaşamda ve pek çok kesimde bu bilinçten hızla uzaklaşıldı. Koruma konusu da sadece anıt eserlerin korunmasına indirgendi. Türkiye’de sivil mimarinin kentsel dokuyla birlikte korunabilmesi çabaları ancak 70’lerin sonlarında başladı. Çoğumuzun bildiği gibi “sit” dediğimiz kavram dahi 80’’lerin ortalarındaki yeni yasayla ancak yaygın olarak, yasal olarak gündeme gelmiştir. Oysaki koruma, aydınlanma düşüncesinde koruma, başta da söylediğim gibi geçmişten gelen bir antika aktarılması gibi değildir. Bunun çok çarpıcı bir vurgulamasını çiçeği burnunda bir kitabın giriş cümlesinden okumak istiyorum. Biliyorsunuz Avrupa Birliği’ne girecek miyiz girmeyecek miyiz tartışmaları var. Fakat herkes bu tartışmayı ekonomik ve siyasal yönde yapıyor ama mimarlık ve şehircilikte, yapı kültüründe, acaba “Avrupa’daki vizyon nedir”i sadece kendi aramızda tartışıyoruz. İşte buna ışık tutan bir belgedir bu, Avrupa Mimarlar Konseyi’nin rehber kitabıdır. Avrupa’nın geleceği açısından mimarlığın ve şehirciliğin ilkelerini belirleyen bir kitaptır ve Türkiye eğer Avrupa Birliği’ne uyum sağlamak istiyorsa, bu ilkeleri de göz önünde bulundurmalıdır. Bu kitap, geleceğin Avrupa’sının mimarlığı ve  şehirciliği ne olmalıdır diye çok kapsamlı bir rapordur. Daha, hemen girişinde korumayla başlamıştır. Gelecek korumayla ancak tanımlanabilecek bir kavramdır ve koruma konusunda bugüne kadar çok az konuştuğumuz bir vurgulama yapmaktadır; diyor ki; “Tarihi kentlerimiz binlerce yıllık bir tarihin, bir kültürel emeğin ürünleridir ve ister gösterişli yapılar olsun ister mütevazi olsun, dünyanın en iyi mimarlık ürünlerinin ve kentsel tasarımlarının çoğu atalarımızın bizimkilere oranla çok daha sınırlı ekonomik ve teknik olanaklara rağmen, yaşam sorunlarını bizden daha iyi nasıl çözdüklerinin belgeleridir.“ Aslında ağır sözler bunlar bizim kuşaklar için ama gerçek bu. Yine başka bir vurgulaması diyor ki; “Yüksek refahımıza ve bilgi düzeyimize karşın çağdaş fiziksel çevrelerimizin çoğu asırlardır sahip olduğumuz bazı çevrelerden hala daha çirkin.” İşte bu bilinç, tabiki geleneksel yapının geleceğe çağdaş tasarımlarla esin kaynağı olması gereken birikimlerini alarak ahşaba taşınmasında başlangıçtan beri hiç geçerli olamadı. Sevgili Ersen Gürsel konuşmasında haklı olarak son depremlerden bahsetti ve son depremlerden sonra ayakta kalan yapıların ahşap olmasıyla ahşaba yeni bir yöneliş başladığını vurguladı. Ben son depremden değil de 100 yıl önceki depremden bir örnek vereceğim. 1894 depremi. İstanbul’un şimdi beklenen depremi bunun tekrarı olacaktır. 10 Temmuz 1894’te olan bu depremin en önemli raporlarından biri, Atina Rasathanesi Müdürü’nün Raporu. Bir bölümünde diyor ki; “Binaların çoğunun ahşap olması zararın az olmasını sağlamıştır. İstanbul’daki binaların diğer yerler gibi tümüyle kagir olmaması memnuniyetle karşılanmalıdır.“ Evet 100 yıl önceki 7den büyük bu depremde büyük bir felaket yaşanmamış olmasının raporu işte budur. Ahşap binalar depreme şaşılacak derecede dayanmışlardır. Rapor diyor ki: “Kalitesiz olan eski ahşap binalar bile ayakta kalmışken yanlarında olan iyi yapılmış, güzel ve yeni hatta demirle bağlanmış olan binalar yıkılmıştır. Ahşap binaların depreme karşı daha dayanıklı olduğu çıkmıştır. ”Şimdi aradan 110 yıl geçmesine rağmen bir arpa boyu yol ilerlememişsek bunu gerçekten ciddi olarak tartışmak gerek. Ama bir açıdan baya yol katledilmişti. O da 1894 depreminden sonra değiştirilen, revize edilen kanunlara baktığımız zaman ahşabın teşvik edildiğini görmememizdir. 2000 yılında Unesco’yla Derneğimiz’in müşterek düzenledikleri geleneksel yapıların deprem karşısındaki dayanıklılığını konu alan bir toplantı oldu. Biz depremlerden sonra bunu dile getirdiğimiz zaman özellikle inşaat mühendisliği çevrelerinden büyük tepkiler aldık ve betonarme düşmanı ilan edildik. Hatta, “Siz Türkiye’nin bütün evlerini ahşap yapmak istiyorsunuz” şeklinde tepkiler aldık. Fakat dışarıdan gelen uzmanların hemen hepsi özetle şu vurgulamaları yaptılar; mesela Unesco Kültürel Miras Bölümü Avrupa Asya ve Pasifik Bölgesi Başkanı F. Charles diyor ki; “Depreme karşı direnci sınırlı olan yapı tarzında ısrar etmenin yanlışını Türkiye geçen sene fazlasıyla yaşamıştır. Ayrıca bunların ucuz maliyetli olmadıkları da depremin ağır faturasıyla ortaya çıkmıştır.“ Yine Uluslararası Anıtlar ve Siteler Konseyi’nin Ahşap Komitesi Başkanı diyor ki; “Geleneksel yapı tekniklerinin terk edilmesinde küreselleşmenin de olumsuz etkisi var. Ne var ki 400 yıllık ahşap saray önce depreme galip geliyorsa asıl küresel mesaj ondandır.” Yine bir başka yabancı uzman: “Mimari mirası korumanın pahalı olduğunu söyleyenler geleceği görmeyenler ve hesap bilmeyenlerdir” demiştir. Bunların ayrıntılarına girmiyorum ama yabancı uzmanların birçoğu Türkiye’nin hem geleneksel yapı kültüründeki derinliği, zenginliği bakımından, hem de ahşap yapı kültürü bakımından aslında dünyaya ders vermesi gereken bir ülke olduğunu söylemektedir. Peki, şimdi başa dönersek, yasalar buna rağmen neden karşı ahşaba? Bunun başlıca nedenlerini ben şöyle tespit ettim: Bir kere yüzlerce yıllık bir gelenekten gelen bir ahşap var, nasıl oldu ki özellikle 20. yüzyılın 2. yarısında, yani bir 40-50 yıl içerisinde bu 500 yıllık 1000 ya da 1500 yıllık gelenek, bu birikim birdenbire terk edildi.

 
Bu çok enteresan, tarihe baktığımız zaman  böyle birdenbire terklerin kolay olmadığını görürüz. Düşündüğüm zaman bunun yanıtını kendi kendime şöyle veriyorum; o kadar büyük bir menfaat vardı ki bunu terk etmekte, o kadar büyük bir çıkar vardı ki... bunu galiba başka türlü anlatmak mümkün değil. Bu menfaat tabi ki çok katlı yapılaşma ve çok katlı yapılaşmayla ortaya çıkan arsa rantı ve arsa rantının dünyanın hiçbir ekonomisinde görülmeyen derecede birden bire, yüksek miktarda para yaratmasıdır.Üretmeden, herhangi bir katkı koymadan, herhangi bir çaba göstermeden sadece bir imar olayıyla olağanüstü paralar kazanılması, insanlığın ekonomi tarihinde herhalde mucizevi bir buluşudur. İşte bu öyle bir noktaya getirildi ki; Türkiye’de bugün tarihi koruyan yoksullaşmaktadır, tarihi ortadan kaldıran zenginleşmektedir. Başka hiçbir uygar ülkede böyle bir sonuç yoktur. Yani geleneksel yapıyı, tarihi ve kültürü ortadan kaldırdınız mı zenginleşiyorsunuz, korudunuz mı yoksullaşıyorsunuz. Varsıllaşmanın kültürle kontrast olduğu bir toplumsal olayda da ahşap kültürü ve geleneksel yapı kültüründen elbette ki uzaklaşıyorsunuz. Bu eski mimariyi ve tarihi kent dokusunu koruma bilincinin hızla gerilemesine neden olmuştur. Çünkü, istediğiniz kadar insanları eğitin, istediğiniz kadar kültür yayınları yapın, sonuç olarak bir ekonomik kazançla çeliştiği anda o konudaki bütün çabalarınız boşa gitmektedir. Nitekim tarihi dokular giderek sadece turistik bir ev deposu olarak görülmeye başlandı. Türkiye’de, turistler gelsin bizim eski yapılarımız nasılmış görsün gerçekten iyi, biraz da dekoratif restorasyonlar da yapılmadı değil Türkiye’de. Dekoratif anlamda restorasyonlarda mesafe aldığımızı söyleyebiliriz ki bunun karşılığı pekala sağlam, ahşap, ayakta durabilecek yapıları yıkıp yerine betonarme yapıp cephesini ahşap kaplamaktır. Bu nereden kaynaklandı? Sadece ranttan değil, ahşap kültürün mimarlık ve mühendislikte bilinmemesinden ve ondan uzaklaşılmasından da kaynaklandı. Çünkü gerçekten, bir ahşap restorasyon için ahşap kültürünü tanımak gerekir. Oysa eğitimimiz o noktaya geldi ki, demirin her türlüsünü ezberletiyorlar, ahşaptan ise tek bir bilgi yok: Ayrıca bugün herhangi bir mimarlık bürosuna gittiğiniz zaman röleve konusundaki kültür karşınıza şöyle çıkar: Bir tarihi yapının yıkılıp yerine yeniden aynı cephede bir yapı yapmak için, kontur-gabarı v.s. için ölçülerini belgelemektir. Oysa bu aslında bir imar durumu belgesidir. Bir tarihin, bir kültürün, bir mimarlık kurgusunun belgelenmesi değildir ve bugün üniversitelerimizin bir çoğunda röleve dersinde hala örneğin “strüktürel” dediğimiz bir röleve tarzına geçilmiş değildir. Çok ender çalışmalarda bunu, yani taşıyıcı sistemi de içeren röleveler görmekteyiz. İnşaat mühendisliği eğitimimizde de ciddi sorunlar yaşadık bu konuda. Deprem günlerinde bir Sakarya buluşmamızda, bir inşaat mühendisi hocamızın bana çok çarpıcı gelen bir değerlendirmesi oldu. Dedi ki; “Bizde inşaat mühendisliği eğitimi geleneksel yapı sistemlerine uzak kalmıştır; bırakın ahşap kültürünü, dosdoğru bir yığma yapının inşaat mühendisliği hizmeti alabileceğimiz inşaat mühendisi meslektaşımızın sayısı gerçekten çok azdır. Bu meslektaşlarımızın çoğalmasını istiyoruz.” Ancak işin bir başka önemli yanı var; Türkiye’de özellikle 1940 ve 50’li yıllarda inşaat mühendisliği eğitiminde Almanya’dan gelen hocalar etkili olmuştur. Özellikle 2.Dünya Savaşı ve öncesinde Hitler faşizminden kaçan bir çok hocanın Türkiye’de ders verdiğini biliyoruz, mimarlık
alanında da vardı. Hele ki mühendislikte, Alman ekolü dediğimiz mühendislik Türkiye’ye gelmiştir. Almanya’da deprem tehlikesi olmadığı için, Almanya deprem nedir bilmediği için, Türkiye’de inşaat mühendisliği eğitiminde deprem kavramı o hocaların getirdiği katkıyla çok önemli olmamıştır. Hatta bunun bir tartışması şöyle oldu; biliyorsunuz geçen sene bir yasa yürürlüğü sokuldu ve 12 yıllık mezuna uzman belgesi verilmeye başlanmıştı. O zaman aynı hocalar dediler ki bakın 20 yıllık mühendisler bu belgeyi alabilirler ama onlar depreme dayanıklı tasarım için bürolarında genç mühendisler çalıştırmak zorunda kalacaklar. Yani belge alamayanlardan öğrenecekler.
Betonarme karkasın denetimsiz yapılması ve herkes tarafından yapılabilmesi de bunun yaygınlaşmasında etkili olmuştur. Bilimsel olarak uygulanması çok karmaşıktır ve çok ciddi bir denetim ister, ama halk arasında uygulaması çok basittir. Bir de tabi ahşapla sadece geleneksel yapı değil çağdaş tasarımın da yapılabileceği gerçeğini ne okullarımızda ne de meslek yaşantımızda yeterince vurguluyor değiliz. Gerçekten 2 önemli ders acil bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı; biri ahşap kullanarak yada geleneksel yapı malzemeleri ile çağdaş tasarım. Yani ille ahşap kullanarak eski cumbalı ev yapmak zorunda değiliz, ahşabı kullanarak çağdaş bir tasarım yapabilirsiniz. Geleneksel malzemelerle çağdaş tasarım kültürünü geliştirmemiz gerekiyor. İkincisi ise yapı malzemesi kürsülerimizin önemli bir eksiği, geleneksel yapı sistemlerinin çağdaş teknolojilerle nasıl geliştireceğine dair araştırmalara yeterince eğilmemiş olmalarıdır. Gerçekten bilgisi, teknolojisi bizden çok daha geri olan geçmiş insanların yarattığı depreme dayanıklı teknolojiyi, bu sefer çağdaş imkanlarla nasıl geliştirebileceğimizi araştırmamız lazım. Bir de kat mülkiyeti yasası çok önemlidir ve bu yasa eski ahşap yapıların yıkılıp yerine daha yüksek apartmanların yapılması ve dolayısıyla daha fazla kat ve daire elde edilmesi ve eski yapı sahibine o apartmandan 4 daire, o apartmanı yapan müteahhite de 5 daire olmak üzere, o tarihsel yapı arsasını bu şekilde bölüşmeleri imkanını getirdi. Ahşap mimarinin ortadan hızla kaldırılması ve yerine apartmanların yükselmesi bu döneme rastlamaktadır. Bu yasada konumuz açısından bir ayrıntı var, diyor ki; katlar arasındaki döşeme betonarme değilse kat irtifakı kurulamaz. Bu durumda siz çaresiz o yapıyı yıkıp yerine betonarme bir apartman yapacaksınız. Bu yasa hala yürürlükte ve o kadar çok şeye engel ki... Bu koşula bağlı bir kat mülkiyeti yürürlükte kaldığı sürece bizim birden fazla ailenin içinde barınacağı ahşap yapılar yapmamız mümkün değildir. Diğer bir konu deprem yönetmelikleridir. Bu yönetmeliklere göre ahşap yapı 2 kattan fazla olamaz ve bu yasa son 1 yıldır o kadar tutucu bir şekilde uygulanmaktadır ki, eğer eski bir eser varsa çok fazla yıpranmışsa ve yeniden yapmanız gerekiyorsa, diyorlar ki 2 kattan fazla yapamazsınız. Yani tarihi de yok et diyorlar. Ayrıca imar yönetmeliklerinde bütün ölçüler herkesin bütün binaları betonarme karkas yapacağı varsayımı üzerine verilmiştir. Örneğin çıkmaların 1,5 m. olması gibi. En önemli bir diğer konu sigorta konusudur; ahşap yapıyı sigorta ettiremezsiniz. Evet bunları, zaman kalmadığı için geçiyorum. Peki çözüm nedir? Birkaç cümleyle de onu söylemek istiyorum. Çözüm bunun bir kültür sorunu olduğunu ve Türkiye’nin çok önemli kaynaklarının da heba olup gittiğini ve ahşabın sanıldığı gibi korkulması gereken bir malzeme türü olmadığını her yere ve yasa yapanlara bunu anlatmaktır. Özellikle 2 meslek dalının eğitiminde bunun ciddi olarak ele alınması lazımdır. Biri mimarlık eğitimi diğeri de inşaat mühendisliği eğitimidir. İnşaat mühendisliği eğitiminde betonarme karkas sisteme verilen ağırlığın artık dengelenmesi lazım ve diğer sistemlerin de mühendis arkadaşlar tarafından piyasada mimarlara önerilmesi lazımdır. Son cümle olarak şunu söylemek istiyorum, biz büyük çabalarla nihayet bir olumlu iş yaptık ama o da yürümüyor. O da şu; biliyorsunuz ahşap pahalı bir malzeme haline geldi Türkiye’de, çünkü dekoratif ve mobilya malzemesi olarak da düşünülmektedir. Türkiye’de tek ahşap üretici var o da Orman Bakanlığı ama sayısız ahşap pazarlamacısı var. Bu sayısız pazarlamacının eline ve oradan da sizin elinize geçene kadar değeri çok artıyor. Bunun için biz Orman Bakanlığı’na çok yoğun baskılar yaptık ve dedik ki “Kültür varlığı niteliği taşıyan eski evlerin restorasyonu söz konusu olduğunda kereste tahsis edin.” Bunu kabul ettiler fakat bu kabul edildiği halde Orman Bölge Müdürlükleri’nde hala bunu anlatamıyoruz.

Beni dinlemiş olduğunuz için teşekkür ediyorum.