AHSAP EV
BOYA
DUVAR PANEL
EMPRENYE
KAPI
KAPLAMA
KERESTE
KONTRPLAK
MERDİVEN
OSB
OYUN PARKLARI
PARKE
PENCERE
PROFİL
SAUNA
ZEMİN KORUYUCU
 
Konferans - Yurdaer Kızıltaş


Ahşap makineleri ve Türkiye'deki gelişimi

Yurdaer Kızıltaş: “O yıllarda bu ithal edilmiş makinelerin de Türkiye’de işletmeye alınması, montaj işlerine rahmetli Cemil Usta bakıyordu, yedek parçalarını yapardı. Dolayısıyla artık makineleri çok iyi tanımaya başladı ve bir gün “Bu makineden yapar mısın?” diye bir teklif aldı. 1949 yılında o makine ilk defa üretildi Türkiye’de.”

Sayın konuklar, Sayın Başkan ve konuşmacı arkadaşlarım hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bana verilen görev, ağaç işleme makinelerinin son 50 yıl içindeki gelişimiyle ilgili olduğu için ben biraz isim vererek, belge göstererek konuşacağım. Bu konuşmada vereceğim isimleri herhangi bir amaca yönelik, reklam gibi değil ama, bu çorbada tuzu olan kişi ve kuruluşların en azından hafızalarda kalması açısından yararlı olacağını düşünüyorum. Bunu aramızda bulunan arkadaşlarımıza olduğu kadar genç arkadaşlarıma da bu günlere nasıl gelindiğini ve kimler tarafından gelindiğini göstermenin yararlı olduğunu düşündüğüm için, isim vererek sözlerime başlayacağım. Türkiye’de çok önemli ve eski bir yeri olan, ama ne yazık ki yeterli ilgi ve desteği görmemiş sektörün hemen hemen 50 yıldır içinde bulunan bir arkadaşınız olarak ben size zaman zaman keyif alarak çalıştığım, zaman zaman çok iyi dostluklar kurarak bütünleştiğim ve bazı zamanlarda çok acı çekerek, zorluklar içerisinde çalışarak bugünlere geldiğimiz, ağaç makineleri üretiminin Türkiye’deki gelişimini anlatmaya çalışacağım. Bu sebepten dolayı bana böyle bir konuşma fırsatı yaratan yıllanmış dostlarıma da ayrıca teşekkür ediyorum. Her zaman rahmetle andığım tanıyanlar tarafından da sayılan sevilen ve sektörün Cemil Abisi ya da Cemil Ustası olarak bilinen rahmetli Mustafa Cemil Kızıltaş 1944 yılında, o zaman Cibali’de ve tamamen duygusal amaçla bu işe başladı. Bu işin içinde kendini buldu, kendini bulması da yaşanılan yörenin Cibali olması, daha açık bir ifadeyle o zamanların Keresteciler Semti, şimdi İstanbul Ticaret Odası’nın bulunduğu mekandan Balat’a kadar olan Haliç’in güzel kıyısı kereste atölyeleri ve bıçkıhaneler ve kereste ticarethaneleri ile doluydu. Sonra da allah selamet versin, Bedrettin Dalan oraları yıktı. Ama bugün çok güzelleşti. Zaman zaman oralardan geçtiğimde geçmişe dönüp, anılarımı tazelerim ama o güzelliği gördükçe de son derece hoşuma gider. O yıllarda kerestecilik ticareti gerçekten çok verimli, çok paralı işlerdi. Varlıklı insanların yaptığı bir meslekti kereste ticareti. Bir örnek vereyim; o yıllarda yani 45’li yıllarda 2. Dünya Savaşı’na biz girmedik, ama savaş sıkıntısını hepimiz yaşadık bugün nasıl yaşıyorsak, 50 yıl önce de yaşamıştık. İstanbul’da sayılı özel otomobil vardı ve kereste tüccarları da otomobil sahibiydi. Şunun için söylemek istiyorum: iyi bir meslekti ve varlıklı bir işti, esirgemeden yatırım yapacak nitelikte insanların çalışma alanı içindeydi ve dolayısıyla yurtdışından makine ithalatı yaparlardı. Benim ilkokul öğrencilik yıllarımda Fransa’dan makine ithal edilirdi, şimdiki adı da yarma şerittir. Kereste Romanya’dan, yanılmıyorsam Rusya’dan gemilerle gelip, İstanbul’da ya da Anadolu’nun bir çok yerlerinde bıçkıhanelerde ya da bu bahsettiğim yarma şerit tezgahlarında kullanma amacına yönelik üretilirdi. Anadolu’da ve orman bölgelerinde ise biri aşağıda biri yukarıda 2 kişi, gün boyu tahta keser bir vaziyetteydi. Yani Türkiye’nin benim yaşadığım yıllardaki üretimi bu mertebedeydi. Cemil Usta’dan bahsediyorduk; o yıllarda bu ithal edilmiş makinelerin de Türkiye’de işletmeye alınması, montaj işlerine rahmetli Cemil Usta bakıyordu, yedek parçalarını yapardı, dolayısıyla artık makineleri çok iyi tanımaya başladı ve birgün “Bu makineden yapar mısın?” diye bir teklif aldı. 1949 yılında o makine ilk defa üretildi Türkiye’de. Cemil Usta’nın reklamını yapmıyorum ama o senelerin ilklerinin içinde olduğunu, bu sektörün içinde olan herkes kabul eder. Bununla birlikte Türkiye’de sadece Cemil Usta değil tabii, bu sektörün ihtiyacını duyan sayılı firmalar, örneğin; Sabri Yaman firması 1950’li yıllarda bu işe başlıyor. İzmir’de  Nuri Özler, bağışlayın tabirimi, peynir ekmek gibi makine yapıyor her atölyede, her kasabada bir makinesi olmaya başladı. Ancak tabi kalite unsurları itibariyle günün şartlarına ayak uyduramıyor çünkü makine hafif, kullanım amacı ağır. Dolayısıyla bir takım sıkıntılar yaratıyor, ama onun peşinden yetişen bir Üstünkarlı firması var ki 60’lı yıllarda kuruluyor. Bugün teknolojinin son uygulamalarını gerçekleştirmiş. Bunu kronolojik olarak anlatmak istiyorum, çünkü konuyu dağıtmak istemiyorum. Daha sayılabilecek zorlu makineler mesela; katrak yapıyor 50’li yıllarda, bunu o yıllarda yaşayan insanlar çok iyi bilir; sonradan bu makine biraz şekil değiştiriyor; dairesel testereli, çoklu dilme makineleri ortaya çıkıyor, kalası bir defada bir kaç dilime ayıran makineler geliştiriyorlar. Şimdi bu kuruluşlar 50’li yıllarda varıyla yoğuyla, gecesiyle gündüzüyle -Törk Makine’yi de bunların içine katıyorum, onlar da marangoz makineleri konusunda bir takım çalışmalar içine giriyorlar- gerçekten bugünlere kadar getiriyorlar bu işi. Şu anda bu bahsettiğim kuruluşlar 2. nesillerini yürütüyorlar, burda bir adım ileri de Cemil Usta var, 3. nesil işin içinde. 2 ile 3 şu anda birbirlerine görevi devretme arifesinde. Bu başlangıçtan sonra o yılların ekonomik durumu ve teknolojilerine biraz değinmek istiyorum. Ben, 1960 yılında eğitimim ve askerlik görevim bittikten sonra iş hayatına girdim ve her genç gibi benim de ideallerim vardı. Bir makine, bir takım tezgahı almak istedik, paramız yoktu ve Halk Bankası kredisi için müracat ettik. Bankadan atölyemize eksperler bir gün geldiler ve şöyle bir soru sordular bana; “Acaba biz Avrupa Birliği’ne -Avrupa Birliği pek telaffuz edilmiyordu o zaman ortak pazar deniliyordu- ortak pazara gireceğiz, siz sektör olarak, sanayici olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yani biz Avrupa ile rekabet edebilecek düzeyde miyiz?” O senelerde herhalde milli hislerim kabarıktı, dedim ki: “Kaliteli ürün yaptıktan sonra neden endişelenelim, üstelik bu pazar genişledikçe biz de oradan pay alabiliriz. Fakat yıl 2001 biz daha hala Avrupa Birliği’ne girme çabası içerisindeyiz. Aradan 40 yıl geçti, işin bu tarafı da var.

70’li yıllara geldiğimizde Türkiye’deki ağaç sanayi sektöründe, yani kereste üretiminde bıçkıhane makinelerinde giderek bir yavaşlama trendi gözleniyor. Bunun da sebebi Türkiye’de zaman zaman debreşen orman politikaları; “Ormanlarımız heba olup gidiyor, kesilmesin, bu şekilde giderse ormanlarımız biter.” gibi söylemlerle Türkiye’de o yıllarda bir başka yöneliş söz konusu oldu. Bu da butik yapılan mobilya üretimi, artı fabrikasyon mobilya üretimine doğru yöneliş içerisinde, yani 1970 ile 1980 arasında el emeği ile yapılan işler makineleşmeye doğru gidiyor. Aslında, Avrupa ve Amerika bu üretime yıllar önce başlamış, teknolojilerini de ona göre ayarlamışlar, biz de bu arada yurtdışındaki fuarlara gidiyoruz. Çünkü yurtdışındaki fuarlar Türkiye’ye taşınacak. Orada gördüklerimizi burada gelip uygulama gayreti içerisindeyiz ve bizim belli bir ekibimiz var, ben yine bağışlayın isim vererek konuşacağım, Özcan abimiz ve Kirkor Bey kardeşim ve Türkan Hanım, 3-4 kişilik bir ekip olarak dolaşıyoruz ve biz oradaki teknolojileri tetkik ediyoruz. Özcan Bey’in de orda bir takım mümessillikleri var. Braun diye bir firma  Braun bugün Avrupa’da, herhalde en büyük bıçkıhane makinelerini üreten ve Avrupa’daki bir çok büyük makine imalathanelerini satın alan bir kuruluş- bize bir iş teklifinde bulunuyor ve biz 1972 yılında ilk defa Türkiye’den Almanya’ya makine ihraç ediyoruz. Daha sonra o makinenin bir parçasını üretiyoruz, çok gurur verici bir olay, o ihraç ettiğimiz makine Bolu’daki Devlet Orman İşletmesi’ne Türkiye tarafından ithal edilerek getiriliyor. Bunlar hafızalarda çok güzel anılarla kalması gereken olaylar ve biz fuara gitmeye devam ediyoruz. 1979 senesinde dövizin en sıkıntılı olduğu dönemde bize izin veriyorlar ve Türkiye’den ilk defa Ligna Hannover Fuarı’na iştirakçi olarak katılıyoruz, bütün amacımız o fuara katılıp, Türk Bayrağı’nı göndere çektirmek. Biz sabah akşam o bayrağın altında bakıyoruz ki biraz rüzgar essin de bayrak dalgalansın diye. Küçük bir alıntı yapacağım; bizim bayrağımız malesef dalgalanmazdı, diğer bayraklar dalgalanırdı, sonradan baktık ki bayrağın kumaş kalitesinde farklılık var, geçenlerde bir Amerikan Bayrağı gördüm; bayrağın yapısında, dokusunda bir yelkenleme sistemi yapmışlar yani ufacık bi rüzgar estiği zaman bayrak dalgalanıyor, bu bir teknolojik ipucudur diye bunu sizinle paylaşmak istedim. Bu arada biz İzmir Fuarı’na katıldık, şimdi yurtdışı fuarlarına katılalım da Türkiye’deki fuarlara katılmamak diye bir şey söz konusu değil. Başladık İzmir fuarlarına katılmaya. Fakat İzmir Fuarı hepinizin anımsayacağı gibi ya da anımsamayan arkadaşlar için söylüyorum 30 gün, akşam 6’dan gece 11’e kadar bu fuar var, yani eğlence sektörü de içinde, fuar sektörü de içinde, sabahtan akşama kadar otelde oturuyoruz akşam 6’da gidiyoruz ve 11-12 de dönüyoruz. Bu tabii bir kaç sene sonra tenkit görmeye başladı, yani biz oraya amacımıza erişemeden bir ay karargah kuruyoruz ve dönüyoruz. Hatta çok iyi anımsıyorum, Tüyap Fuarı’nın yapılmasında ve bu fuarın ortaya çıkmasında yer alan Bülent Ünal ile konuşmalarımız var, aynı şeye işaret etmişiz, artık bir panayır havasından kurtarılmalı şeklinde. Ve fuar zannediyorum son yıllarda biraz şekil değiştirdi, fuar süresi 10 güne indirildi, ama eğlence yine bir ay devam etti. Bu bağlamda bu fuarın yapılışı sırasında emeği geçen arkadaşlar var, onlar bize gelmek suretiyle ya da bizim onlara gitmemiz suretiyle bir ağaç makineleri fuarının şekillenmesinde fikir alışverişinde bulunduk, ama bugün böyle güzel bir mekan yaratıldı ve Türkiye için hakikaten yalnız ağaç sanayi sektöründe değil bütün sektörlere hitap eden ve bütün sektörlerin de tanıtımında çok büyük etken olan şu fuarın ortaya çıkması onların bu konudaki hassasiyetleri ve basiretleridir. Onları da kutlamak istiyorum buradan.

Şimdi izninizle bugüne doğru yönelmek istiyorum. Fakat bugüne gelmeden önce ben size elimde bir yazı var:1 Aralık 1986 tarihli bir gazeteden. Dünya Gazetesi’nin sektörel bazda yaptığı bir araştırma. Bu bağlamda bizim de daha gençlik yıllarımız, bizimle bir ropörtaj yapıyorlar, biz de bir yazı vermişiz; konu başlığı ‘’Yarının ağaç sanayisi nasıl olmalı?’’ Şimdi izninizle ben onları size aktarmak, paylaşmak istiyorum ve sonra da bugünümüzü göreceğiz.

Yazı şöyle başlıyor:
“20. yüzyılın 2. yarısından sonra Türkiye’de Ağaç Sanayi Sektörü’nün ciddi ölçüde boyut kazanmaya başladığı bir gerçektir. Bunun başlıca nedenleri hiç şüphe yok ki bu konuda gelişen dünya teknolojisine Türkiye’nin de ayak uydurmaya büyük gayret göstermesi ve daha da önemlisi bu sanayi dalının bilimsellik kazanmış olmasıdır. Her konuda olduğu gibi dünya ağır sanayi sektöründe gelişen yeni teknolojiler ve bunun beraberinde gelişen makineleşme ve üretilen mamüllerin insanlık hizmetine sunulması ve bireylerin güncel ihtiyaçlarına kadar cevap verebilen çeşitli dallarıyla günümüzde artık üniversitelerimizde okutulan ve adına Orman Endüstri Mühendisliği dediğimiz bir mesleğin değer kazanması yukarıdaki bahsettiklerimizin en güçlü kanıtı olmuştur. Bu da gösteriyor ki Ağaç Sanayi Sektörü artık geçmiş dönemlerin yöntemleriyle hayatını tamamlamış makine ve teçhizatla değil, ağacın her zerresini değerlendirmeyi hedef almış insan emeğiyle işlemenin en pahalı yöntem olduğu zamanımızda bilgisayarların devreye girmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. İşte bunun en açık ve seçik örneklerinden bazıları ağacın nasıl kesilmesi gerektiğini önerenlerin, optimizasyon hesaplarını kendi kendine yapanların, verdiğiniz işleme programlarını büyük bir titizlikle ve serilikle uygulayan, ağacın işletmeye girişinden çıkışına kadar robotlarla yönetilen fabrikalar, mobilya hammaddesinin işlenip cila safhasına kadar el değmeden üretim bandlarından geçmesi, buna eklenebilecek nice bilgisayarlı makine ses sistemlerine kadar. Sonuç olarak dünya 21. yüzyıla girerken yüzyılın vazgeçilmez aracı olan bilgisayar olayı, ağaç endüstrisi konusunda da büyük bir yaygınlıkta batı teknolojilerinde
uygulanmaktadır.

Ülkemizde yetişen gençler ve bu işle uğraşan sanayiciler, eğer ağaç sektörüne gereken özeni ve desteği verebilirsek, uygulaması hiç de zor olmayan bilgisayar sistemlerini ağaç işleme makinelerinde dünyadaki pazar payında yerimizi alabiliriz. Yoksa bu yarışta var olmak imkansızdır.” diye bir yazımız çıktı. 1986’da düşündüklerimiz ve söylediklerimiz bugün bu fuarda aynen var. Eksiği yok fazlası var hatta. Eğer bugünden de 5-10 yıl ilerinin hesaplarını ve planlarını yapmazsak, Türkiye bu yarışı yine kaybedebilir. Fakat görünen o ki; şu günlerde son derece zor ekonomik koşullarda bu fuara gelmiş bir çok yatırımcı, bir çok üretimci kuruluş bu yarışa devam edeceklerinin işaretlerini veriyor. Bu yalnız Ağaç Sanayi Sektörü’nde değil, bütün sektörlerde de ülkemiz için daha artan bir güçle kendi mesleklerinde başarıya ulaşmak için gayret ve basiretlerini nesilden nesile götüreceklerine yürekten inanıyorum. Bu bağlamda eğer şu ana kadar bu fuarı gezmediyseniz, size naçizhane bu fuarı mutlaka gezmenizi öneriyorum. Beni dinlemek zahmetinde ve sabrında bulunduğunuz için hepinize teşekkür ediyorum.